<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şifalı Bitkiler</title>
	<atom:link href="http://www.yararlisifalibitkiler.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yararlisifalibitkiler.com</link>
	<description>Şifalı Bitkiler - Yararlı Bitkiler</description>
	<lastBuildDate>Wed, 09 May 2012 12:21:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
<xhtml:meta xmlns:xhtml="http://www.w3.org/1999/xhtml" name="robots" content="noindex" />
		<item>
		<title>MESANE TAŞLARI</title>
		<link>http://www.yararlisifalibitkiler.com/mesane-taslari.html</link>
		<comments>http://www.yararlisifalibitkiler.com/mesane-taslari.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 12:21:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Böbrek Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[adaçayı]]></category>
		<category><![CDATA[aıds]]></category>
		<category><![CDATA[anason]]></category>
		<category><![CDATA[ardıç]]></category>
		<category><![CDATA[biberiye]]></category>
		<category><![CDATA[Develik]]></category>
		<category><![CDATA[frengi]]></category>
		<category><![CDATA[kolera]]></category>
		<category><![CDATA[orta kulak iltihabı]]></category>
		<category><![CDATA[tifo]]></category>
		<category><![CDATA[veba]]></category>
		<category><![CDATA[verem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yararlisifalibitkiler.com/mesane-taslari.html</guid>
		<description><![CDATA[MESANE TAŞLARI: Mesane taşlarına oldukça sık rastlanmaktadır. Çoğunluğu, böbrekten mesaneye düşmüş olan böbrek taşlarıdır. Böbrek taşı önce üretere oradan da mesaneye ulaşır. Mesaneye ulaşmış olan böbrek taşı, daha geniş olan üreter yoluyla vücuttan dışarı atılır. Mesane infeksiyomı mesane taşlarının oluşumunu kolaylaştıran bir etkendir. A vitamini eksikliği de mesanede taş oluşmasına yol açabilmektedir. Ağrı, mesane taşlarının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.yararlisifalibitkiler.com/xmlrpc/images/mesane-taslari.jpg" width="150" height="150" alt="mesane taslari MESANE TAŞLARI"  title="MESANE TAŞLARI" />
<p>MESANE TAŞLARI: Mesane taşlarına oldukça sık rastlanmaktadır. Çoğunluğu, böbrekten mesaneye düşmüş olan böbrek taşlarıdır. Böbrek taşı önce üretere oradan da mesaneye ulaşır. Mesaneye ulaşmış olan böbrek taşı, daha geniş olan üreter yoluyla vücuttan dışarı atılır. Mesane infeksiyomı mesane taşlarının oluşumunu kolaylaştıran bir etkendir. A vitamini eksikliği de mesanede taş oluşmasına yol açabilmektedir. Ağrı, mesane taşlarının en özgün belirtisidir. Kural olarak idrarın sonunda şiddetlenir. Eğer mesanedeki taş dikenli ise, hasta yürürken taşın hareket etmesiyle ağrı duyar. Taşı hareket ettirmemek için de çok dikkatli yürür. Ağrı skrotuma, rektuma, vaginaya ve glans penise yansıyabilir.İdrar etme sırasında , taşın mesanenin üretraya açıldığı deliği tıkaması sonucu idrar akışı aniden durabilir. Bu durumda hasta, anormal pozisyonlar alıp taşı yeniden mesaneye düşürüp, idrar etmeyi sürdürmeye çalışır. Eğer taş üretrada takılmış ve burayı tıkamışsa, taş sonda ile mesaneye geri itilmedikçe, idrar etme olanak dışıdır. Mesane taşları bazı vakalarda kendiliğinden Üretra yoluyla vucuı dışına atılırlar. Bunun dışında özel aletlerle üretradan girilip mesane taşı mesane içinde kırılıp çıkartılabilinir. Bazı vakalarda ise taşın cerrahi olarak çıkartılması gerekmektedir..
</p>
<p></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yararlisifalibitkiler.com/mesane-taslari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Böbrek Yetmezliği</title>
		<link>http://www.yararlisifalibitkiler.com/bobrek-yetmezligi.html</link>
		<comments>http://www.yararlisifalibitkiler.com/bobrek-yetmezligi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 12:21:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Böbrek Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek yetmezliği]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek yetmezliği nasıl anlaşılır]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek yetmezliği tedavisi]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek yetmezliğinin belirtileri]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek yetmezliğinin belirtileri nelerdir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yararlisifalibitkiler.com/bobrek-yetmezligi.html</guid>
		<description><![CDATA[AKUT (ANİ) BÖBREK YETMEZLİĞİ: Akut böbrek yetmezliği, çeşitli etkenlere bağlı olarak, böbrek işlevlerinin ani olarak bozulmasını anlatan bir terimdir. Hastalığın genellikle ilk fark eçlilen belirtisi, hastanın çıkardığı günlük idrar miktarındaki azalmadır. Bu azalma “Oligüri” düzeyindedir. Yani hastaların günlük idrar miktarı 500 mi ‘nın altındadır. Ancak oligüri gelişmeyebilir. Akut böbrek yetmezliğinin klinik özelliklerine ve belirtilerine geçmeden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.yararlisifalibitkiler.com/xmlrpc/images/bobrek-yetmezligi.jpg" width="150" height="150" alt="bobrek yetmezligi Böbrek Yetmezliği"  title="Böbrek Yetmezliği" />
<p>AKUT (ANİ) BÖBREK YETMEZLİĞİ:</p>
<p>Akut böbrek yetmezliği, çeşitli etkenlere bağlı olarak, böbrek işlevlerinin ani olarak bozulmasını anlatan bir terimdir.</p>
<p>Hastalığın genellikle ilk fark eçlilen belirtisi, hastanın çıkardığı günlük idrar miktarındaki azalmadır.</p>
<p>Bu azalma “Oligüri” düzeyindedir.</p>
<p>Yani hastaların günlük idrar miktarı 500 mi ‘nın altındadır. Ancak oligüri gelişmeyebilir.</p>
<p>Akut böbrek yetmezliğinin klinik özelliklerine ve belirtilerine geçmeden Önce, hastalığı yaratan etkenlerden söz edeceğiz.</p>
<p>1) Karbontetraklorür zehirlenmesi<br /> 2) Sülfonamidler<br /> 3) Amfoterisin B<br /> 4) Arsenik<br /> 5) Cıva<br /> 6) Mantar zehirlenmesi<br /> 7) Akut glomerülonefrit<br /> 8 ) Şok<br /> 9)  Geniş yanıklar<br /> 10) Ezilmeler<br /> 11} Böbrek kan dolaşımının bazı kalp damar ameliyatları sırasında bozulması<br /> 12) Peritonit<br /> 13) Enfeksiyon hastalıkları<br /> 14) Penisilin allerjisi<br /> 15) Kanın damar içinde hemolize (kan hücrelerinin damar içinde parçalanması) uğraması</p>
</p>
<p>16) Şeker hastalığı<br /> 17) Karaciğer yetmezliği<br /> 18) EHampsi<br /> 19] Septik abortus<br /> 20) Doğum sonrası kanamalar<br /> 21) Plasenta previa. </p>
<p>Kronik böbrek yetmezliğinde en önemli bozukluklar nelerdir?</p>
<p>Cevap<br /> Özellikle glomerüllerle ilgili bozukluklar önemlidir. Bu olgularda ilti-habi sürecin şiddeti azalmış, ama iltihap ortadan kalkmamıştır. Bunu hücrelerin üreme hızındaki artış izler. Öncelikle kılcal damar bölgele­rini tıkama eğilimindedir, daha sonra nedbe dokusuna dönüşür. Böyle­ce glomerüller giderek işlevsizleşir ve süzme görevini yerine getire­mez.</p>
<p>
<p>böbrek yetmezliğinin belirtileri,böbrek yetmezliği tedavisi,böbrek yetmezliğinin belirtileri nelerdir,böbrek yetmezliği nasıl anlaşılır,böbrek yetmezliği</p></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yararlisifalibitkiler.com/bobrek-yetmezligi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Addison Hastalığı</title>
		<link>http://www.yararlisifalibitkiler.com/addison-hastaligi.html</link>
		<comments>http://www.yararlisifalibitkiler.com/addison-hastaligi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 12:20:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Böbrek Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[addison hastalığı hakkında bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[addison hastalığı resimleri]]></category>
		<category><![CDATA[addison hastalığı teşhisi]]></category>
		<category><![CDATA[addison hastalığı vikipedi]]></category>
		<category><![CDATA[addison hastalığının tedavisi]]></category>
		<category><![CDATA[verem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yararlisifalibitkiler.com/addison-hastaligi.html</guid>
		<description><![CDATA[Addison Hastalığının Nedenleri: Böbreküstü bezlerinde doku yıkımına bağlı olarak hormon yapımının durmasıyla gelişir. Addison Hastalığı Belirtileri: Kişi hastalık başlangıcında bitkinlik duyar ve ilerlemiş durumlarda yürüyecek gücü kalmaz. Zamanla zayıflar. Tansiyonu devamlı düşük olur. Addison Hastalığı’nın bu sayılanlardan daha genel belirtisi ise deri renginin koyu bir hal almasıdır. Deri özellikle yüz, el ve kol­larda koyu, bronz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.yararlisifalibitkiler.com/xmlrpc/images/addison-hastaligi.jpg" width="150" height="150" alt="addison hastaligi Addison Hastalığı"  title="Addison Hastalığı" />
<p>Addison Hastalığının Nedenleri: Böbreküstü bezlerinde doku yıkımına bağlı olarak hormon yapımının durmasıyla gelişir.</p>
<p>Addison Hastalığı Belirtileri: Kişi hastalık başlangıcında bitkinlik duyar ve ilerlemiş durumlarda yürüyecek gücü kalmaz. Zamanla zayıflar. Tansiyonu devamlı düşük olur. Addison Hastalığı’nın bu sayılanlardan daha genel belirtisi ise deri renginin koyu bir hal almasıdır. Deri özellikle yüz, el ve kol­larda koyu, bronz bir renge bürünür. Elin üs­tündeki deri koyulaşarak pembemsi avuç içiyle belirgin bir zıtlık oluştu­rur. Eğer vücutta yara izleri varsa si­yaha çalan koyu kahverengi halini alır. Dişetleri, yanaklar ve üreme organların­da koyu benekler ortaya çıkar.</p>
<p>Böbreküstü bölgesinin karşılaştığı darbe ve travmalar böbreküs­tü bezlerinde hastalık yapar mı?</p>
<p>Şiddetli travmalar ender olarak böbreküstü bezi yetmezliğine yol açar. Bu duruma daha çok erken ve zor doğan bebeklerde rastlanır.</p>
<p>Addison hastalığına yalnız verem mi yol açar?
<p>Hayır. Birçok Addison hastalığı olgusu böbreküstü bezlerinde nedeni bilinmeyen doku gerilemesi sonucunda ortaya çıkmıştır.</p>
</p>
<p>Addison Hastalığı Bulaşıcı bir hastalık mıdır?</p>
<p>Hayır. Organizmanın kendi hücrelerine karşı bilinmeyen bir mekaniz­mayla antikor ürettiği bir özbağışık hastalığıdır. Bu antikorlar böbre­k üstü bezi kabuğunda doku yıkımına yol açarak Addison hastalığının gelişmesine neden olur.</p>
<p>.</p>
<p>/p>
<p><p>addison hastalığı hakkında bilgi,addison hastalığı vikipedi,addison hastalığının tedavisi,addison hastalığı teşhisi,addison hastalığı resimleri</p></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yararlisifalibitkiler.com/addison-hastaligi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BÖBREK TÜMÖRLERİ</title>
		<link>http://www.yararlisifalibitkiler.com/bobrek-tumorleri.html</link>
		<comments>http://www.yararlisifalibitkiler.com/bobrek-tumorleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 12:20:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Böbrek Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek tümörleri]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek tümörleri ppt]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek tümörleri sınıflaması]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek tümörlerinin belirtileri]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek tümörlerinin tedavisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yararlisifalibitkiler.com/bobrek-tumorleri.html</guid>
		<description><![CDATA[BÖBREK TÜMÖRLERİ:Vücutta gelişen tümörlerin yüzde 3-5′i böbrek tümörleridir. Böbrekte geli­şen bazı tümör tiplerinin başka organ­larda görülmemesi ve kendilerine Özgü belirtiler vermesi dikkat çekicidir. Böbrekte bu organın kendi doku­sundan kaynaklanan tümörün dışında, başka organlarda gelişen tümörlerden sıçrayarak metastaz yapan, yani ikincil kanser odağı oluşturan tümörler görü­lür. Başta meme, akciğer ve mide ol­mak üzere bütün kötü huylu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.yararlisifalibitkiler.com/xmlrpc/images/bobrek-tumorleri.jpg" width="150" height="150" alt="bobrek tumorleri BÖBREK TÜMÖRLERİ"  title="BÖBREK TÜMÖRLERİ" />
<p>BÖBREK TÜMÖRLERİ:Vücutta gelişen tümörlerin yüzde 3-5′i böbrek tümörleridir. Böbrekte geli­şen bazı tümör tiplerinin başka organ­larda görülmemesi ve kendilerine Özgü belirtiler vermesi dikkat çekicidir.<br /> Böbrekte bu organın kendi doku­sundan kaynaklanan tümörün dışında, başka organlarda gelişen tümörlerden sıçrayarak metastaz yapan, yani ikincil kanser odağı oluşturan tümörler görü­lür. Başta meme, akciğer ve mide ol­mak üzere bütün kötü huylu tümörle­rin yaklaşık yüzde 8′i böbreklere sıç­rar.<br /> Böbrek tümörlerinin yüzde 90′dan fazlası karsinomdur. Yaygın olarak böbrek kanseri olarak bilinen böbrek karsinomlan, böbrek dokusundan geli­şen tümörlerdir. Bağ ya da destek do­kularının kötü huylu tümörleri olan sarkomlar ise çok daha az görülür. Bunlar liposarkom (yağdoku kanseri), ‘eiomiyosarkom (düz kas kanseri), rab-domiyosarkom (çizgili kas kanseri), anjiyosarkom (damar kanseri), fibrosarkomdur (lifsi bağdokunun kanseri). Nefroblastom olarak da bilinen Wilms tümörü hemen hemen yalnız çocuklar­da ortaya çıkar. Kentlerde kırsal ke­simden daha sık rastlanan böbrek tü­mörleri, erkeklerde kadınlardan Üç kez daha çok görülür. Görülme sıklığı yaş ile artarak 60 yaş dolayında en yüksek noktaya ulaşır,<br /> NEDENLERİ<br /> İnsanlarda nedeni bilinmemekle birlik­te içerdiği dimetilnitrozamin nedeniyle sigara, fenasetin, kurşun ve kadmiyum gibi etkenlerin tümöre yol açtığı yolun­da güçlü kanıtlar vardır. Hayvanlarda böbrek karsinomları virüs, aromatik hidrokarbonlar ve östrojenler kullanıla­rak oluşturulabilmektedir. Bir çeşit ke­mirici olan keseğenlere dietilstilbestrol denen bireşimsel östrojen verildiğinde tümör oluşması, bu tümörlerin hormon­larla ilgili olabileceğini düşündürmek­tedir. Şimdiye değin yalnızca hayvan­lar üstünde yapılan deneylerde gösteri­len bu bağlantı, henüz insandaki tümör oluşumunu açıklayacak kesinlikte de­ğildir.<br /> Böbrek tümörlerinde görülen ilginç bir özellik tümör sıçramalarının çok en­der de olsa, tümörlü böbrek çıkarıldıktan sonra kendiliğinden gerileyebilmesidir.<br /> BELİRTİLERİ<br /> Böbrek tümörleri genellikle erken belirti vermez. Tümörün başka bir amaçla ya­pılan cerrahi girişim sırasında rastlantı­sal olarak saptandığı durumlar hiç de az değildir. İdrarda kan (hematüri), ağrı ve ele gelen kütleden oluşan tanıya götürü­cü klasik belirti üçlüsü genellikle tümö­rün geç metastaz evresinde görülür.<br /> Tümörün başlıca yerel ve genel etki­lere bağlı belirtileri aşağıda sıralanmış­tır:<br /> • Yerel: İdrarda kan (yüzde 57), ağrı (yüzde 45), ele gelen kütle (yüzde 32). Olguların yüzde 11′inde bu belirtilerin üçü bir arada bulunur.<br /> Genel: Kilo kaybı (yüzde 48), ateş (yüzde 15), kansızlık (yüzde 43), yük­sek tansiyon (yüzde 15), akyuvar sayısı­nın artması (yüzde 4), kanda kalsiyum düzeyinin artması (yüzde 4), kanda re­nin düzeyinin artması (yüzde 40). Olgu­ların yaklaşık yüzde 7’sinde bu belirtile­rin hiçbiri görülmez.<br /> İNCELEMELER<br /> İğneyle örnek parçanın alınması sıra­sında tümör çevre dokulara ve uzak or­ganlara sıçrayabildiğinden yalnızca böbrekle sınırlı kalan tümörlere genel­likle iğne biyopsisi uygulanmaz. Bu yöntem daha çok tümörün çevre doku ve uzak organlara sıçradığı olgularda kullanılır. İyi huylu böbrek kistlerin­den aspirasyon (emme) iğnesiyle alı­nan örnekler yüzde 100 kesin tanı koy­ma olanağı sağlar. Karın röntgeni baş­lıca radyolojik incelemelerden biridir. Bu yöntemle böbreklerin yerini, boyut­larını, sınırlarını, varsa kalsiyum çökel­me yerlerini ve taşlarını belirlemek olanaklıdır. Kütlesel lezyonlan ortaya çıkarmada ilk kullanılacak yöntem ürografidir. Kütlenin tümör mü yoksa kist mi olduğu ultrasonografiyle anla­şılabilir. Ultrasonografi sonucu kist olarak belirlenen kütleden iğneyle çe­kilen sıvıda hücre incelemesi yapılarak kiste ilişkin bilgi elde edilir. Kütlenin tümör yapısında olduğu durumlarda ise bazen böbreğe anjiyografi uygulan­ması gerekir.<br /> Anjiyografi kan damarlarının kont­rast madde yüklemesi yapılarak görün­tülenmesi yöntemidir. Bu yöntemle küçük boyutlardaki böbrek karsinom-ları bile saptanabilir. Anjiyografi aynı zamanda tedavi programının belirlenmesi için gerekli bilgileri sağlar. Tü­mörün yeri ve sınırlarına ek olarak, kütlenin damar yapısı, tek ya da iki yanda bulunması ve toplardamarlara sıçrayıp sıçramadığı ortaya çıkar. Bil­gisayarlı tomografi (kesit görüntüle­me) tümör tanısında ayrıntılı, kesin ve geride belirsizlikler bırakmayan bir yöntem olarak büyük üstünlükler taşır. Bu yöntem aracılığıyla böbrek çevre­sindeki yapılara yayılma, yakın ya da uzak organlara sıçramalar belirlenebi­lir. Sintigrafi tümörün kemik ve kara­ciğere sıçradığı ileri evrelerde kullanı­lan bir tanı yöntemidir. Belirti verme­yen bir böbrek kütlesinin alet yardı­mıyla tanısında göz önünde tutulması gereken bazı noktalar aşağıda belirtil­miştir:<br /> • Olguların yüzde 70′inde kütle iyi huy­lu böbrek kistleri, yalnız yüzde 5′inde kötü huylu tümörlerdir.<br /> • Yapılacak kan tahlilleri arasında sedi­mantasyon ve kreatinin temizlenme hızı, hematokrit, üre, kalsiyum ve alkali fosfa-taz düzeylerinin belirlenmesi sayılabilir.<br /> AYIRICI TANI<br /> Başka birçok hastalık durumunun bir­likte bulunması böbrek karsinomunda tanıyı zorlaştırır. Böbreğin dış ya da merkez bölgelerinde görülen tek kistler çoğu zaman karsinomla karıştırılır.<br /> Ayırıcr tanıda anjiyografi, ürografı, ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi büyük önem taşır. Kist duvarında kalsi­yum birikintilerinin bulunması tipik bir özelliktir ve kisti tümörden ayırmaya yardımcı olur. Körbağırsak tümörleri sağ böbrek tümörlerini taklit edebilir. Ama daha hareketli olmaları ve kontrast madde verilerek çekilen röntgende tipik bulgular vermesiyle böbrek tümörlerin­den kolayca ayırt edilir.<br /> Ekinokok larvalarının oluşturduğu içi sıvı dolu kesecikler (kist hidatik) laboratuvar incelemeleriyle böbrek tümö­ründen ayrılır. Dalak büyümesi, dalakta birincil tümörler ve kötü huylu lenfom gibi dalak hastalıkları da böbrek tümörilyle kanşabileceğinden ayırıcı tanıda aöz önünde tutulmalıdır.<br /> GİDİŞİ VE KOMPLİKASYONLAR<br /> Tümör birçok yoldan çevreye yayılabi­lir. Böbrek kapsülünü aşarak doğrudan böbrek çevresi dokulara, böbreküstü bezlerine, pankreasa ve olguların yüzde 30′unda bağırsağa sıçrayabilir.<br /> Lenf yoluyla yayılma önce böbrek Çukurunda, bel ve aort çevresindeki lenf düğümlerinde görülür. Buradan gö­ğüs lenf kanalına ulaşan tümör hücrele­ri daha sonra boyun lenf düğümlerine sıçrar.<br /> Lenf kan yoluyla yayılma, göğüs lenf kanalına ulaşan tümör hücrelerinin buradan üst anatoplardamara ulaşma­sıyla gerçekleşir. Kan yoluyla yayılma daha da önemlidir. Böbrek toplardama­rını kaplayan tümör, alt anatoplarda­mara geçer. Ayrıca kan akış yönüne karşı ilerleyerek alt anatoplardamar ve böbrek toplardamarından omurga çev­resindeki toplardamarlara sıçrayabilir. Burada kapı toplardamanyla (vena porta) oluşan bağlantılardan geçen tü­mör hücreleri metabolizma ürünlerini mide, bağırsak ve dalak gibi organlar­dan karaciğere taşıyan bu büyük top­lardamar sistemine girer. Gene alt ana­toplardamar yoluyla kalbin sağ kulak­çığına, buradan da akciğerlere geçerek atardamar dolaşımına yayılır. Böbrek tümörlerinin birçok yayılma yolunun bulunması doğal olarak bu tümörlerin uzak organlara sıçrama olasılığını da yükseltmektedir. Yayılma ve sıçramadan etkilenen organlar sırasıyla lenf düğümleri ve akciğerler (yüzde 55), karaciğer (yüzde 33), kemikler (yüzde 32), böbreküstü bezleri (yüzde 19), Öbür böbrek (yüzde 11), beyin (yüzde 6), dalak (yüzde 5), kalınbağırsak (yüz­de 4) ve deridir (yüzde 3). Tümörün en sık yol açtığı komplikasyonlar böbre­ğin çıkarılmasıyla gerileyen yüksek tansiyon, karaciğer toplardamanyla alt anatoplardamarın tıkanması ve sperma-tik kordon damarlarının ani genişleme­sidir (akut varikosel). Varikosel sol spermatik toplardamarın tümörle kap­lanmasına bağlı olarak gelişir. Bu tip varikosel hızla ilerlemesi ve hastanın oturma konumunu değiştirmesiyle küçülmemesi gibi özellikleriyle iyi huylu varikoselden ayrılır.<br /> Hastaların üçte birinden fazlasında, uzak metastazlar (sıçrama) yapmış böb­rek tümörü, bulunduğu yere göre deği­şen belirtiler verir. Bu belirtiler erken tam için önemli olmakla birlikte böbrek tümörlerinin yalnız yüzde 5′inde ilk kli­nik belirtiler metastazlardan kaynakla­nır. Tanı konulan hastaların yaklaşık üçte birinde tümör çoktan yayılma yap­mıştır. Tümör sıçramalarının en sık rastlanan klinik bulguları, tümörün ya­yılma yollan göz önünde tutularak ko­layca önceden kestirilebilir. Ama özel­likle akciğer, kemik ve beyne sıçrama durumu araştırılırken, organlann birin­cil tümörleriyle karşı laşma olasılığı gözden uzak<br /> BEKLENEN GİDİŞİ (PROGNOZ)<br /> Tümöre bağlı olarak böbreğin alındığı olgularda 10 yıllık yaşam beklentisi oranı yüzde 18-23 arasında değişmekte­dir. Bu kötü sonucun nedeni büyük öl­çüde hastalığın sinsi ilerlemesinden kaynaklanır. Tümörün ilk belirtileri ge­nellikle dikkat çekmez ve belli bir süre sonra, belki yıllar sonra tanı konduğun­da, göz ardı edilen ilk şikâyetlerin tü­möre bağlı olduğu anlaşılır. İlk belirti­lerin ortaya çıkması ile tanı arasında or­talama iki yıl geçmektedir. Bu durumda tümör oldukça irileşerek ortalama 5-7 cm çapa ulaşmış, genellikle lenf dü­ğümlerine sıçramış ve toplardamara ya­yılmıştır. Tanıdaki bu gecikme göz önüne alınırsa yukarda verilen oranlann<br /> İncelemeler<br /> Radyolojik inceleme yöntemlerinden ürografi böbreğin biçim bozukluğunu açığa çıkararak kesin tanı koymaya yar­dımcı olur. Bazen böbreğin işlevsel ola­rak devre dışı kaldığı durumlarda, ultra-sonografi daha kesin bilgi sağlar. Ayrı­ca atardamar filmiyle tümörün sınırları ve damarlanmasma ilişkin cerrahi nite­likte bilgi elde edilir. Bu yöntemle aynı zamanda karaciğere olası sıçramalar da ortaya çıkarılır. Anjiyografi, yani da­marların kontrast madde verilerek gö-rüntülenmesiyle elde edilen bilgiler, bil­gisayarlı tomografi (kesit görüntüleme) yöntemiyle de sağlanabilir.Hastaya zarar vermeyen bir incele­me yöntemi olan ultrasonografi böbre­ğin işlevsel olarak devre dışı kaldığı ol­gularda kesin tanıya götürür. Ayrıca ka­raciğere sıçramalara ilişkin değerli bil­giler sağlar. Nefroblastomlu bir bebeğe klinik yaklaşımda, tümörün her iki böb­rekte de bulunma olasılığı her zaman göz önünde tutulmalıdır. Bu nedenle yapılacak incelemelerde ya da tümörlü böbreğin çıkarılması sırasında, görece sağlam görünen böbreği de dikkatle kontrol etmek gerekir.<br /> Laboratuvar incelemelerine gelince, hematokritin genellikle normal olduğu görülür. İdrarda bol kan bulunması kan­sızlığa yol açabilir. Alyuvar yapımını hızlandıran bir hormon olan eritropoie-tinin arttığı durumlarda kanda alyuvar sayısı yükselir (polisitemi). Böbrek iş­levlerine ilişkin göstergeler genellikle normaldir. İdrar tahlilinde kan ve daha az sıklıkta protein görülür. Karaciğerin tümör sıçramasına bağlı olarak aşırı öl­çüde çalışamaz duruma geldiği olgular dışında, karaciğer işlev testleri de ge­nellikle normal sonuçlar verir. Bazı ol­gularda görülen laktik dehidrogenaz dü­zeyindeki artış tümör dokusunun öldü­ğüne işaret eder. Alyuvar sedimentasyon hızı yüksek bulunabilir.<br /> Tümörün Gidişi ve Komplikasyonlar<br /> Böbrekte oluşan nefroblastom saptandı­ğı sırada, tümör genellikle yalnızca bu organla sınırlıdır. Tümörün çevre doku­lara sıçradığı durumlarda yayılma, lenf yoluyla böbrek çukuru lenf düğümleri­ne ve aortun bel bölgesi çevresinde bu­lunan lenf zincirine ulaşmıştır. Ender olarak göğse ve özellikle sol köprücük kemiği üstü lenf bezlerine sıçrama gö­rülebilir. Nefroblastom başka organlara genellikle kan yoluyla yayılır. Tümör geliştikçe gerçekleşen bu sıçramalardan en çok akciğerler etkilenir; karaciğere sıçramalar da az değildir. Hastalarda böbrek çıkarıldıktan sonra da tümörün yinelediği olgular bildirilmiştir. Bu ne­denle nefroblastom olgularında ameli­yat sonrası düzenli tıbbi denetim büyük önem taşır.Akciğer sıçramalafımn erken tanısı için düzenli akciğer röntgeni çekilerek hasta denetim altında tutulur. Daha sey­rek olarak kemik ve beyne sıçramalar görülebilir. Bu durumlarda hastada gö­rülen açık belirtiler genellikle tanı koy­maya yeter. Tedaviden sonra tümörün yeniden ortaya çıkma olasılığı göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur.<br /> Tedavi<br /> • Genel ilkeler- Böbreğin alınmasına yönelik cerrahi girişim tedavinin teme­lini oluşturur. Ameliyat sonrası uygula­nan ışın tedavisi ve kemoterapi son za­manlarda tümörün tedavisinde olumlu sonuçlar vermiştir.<br /> İkincil tümörün genellikle akciğer gibi tek bir odakta görüldüğü durumlar­da bu odağın cerrahi girişimle çıkarıl­ması yoluna gidilir. Bu yöntem özellik­le ikincil tümör uzun bir süre sonra ge­lişmişse uygulanır. Söz konusu olgular­da genellikle iyileşme sağlanır. Sıçra­manın birden çok odak oluşturması has­talığın gidişini kötüleştirmekle birlikte kemoterapi ve ışın tedavisinin birlikte kullanılmasıyla hastanın daha uzun süre yaşatılması, ender olarak da iyileştiril­mesi olanaklıdır.
<p>• Yan etkiler- Böbreğin alınmasından sonra komplikasyon çok seyrek görü­lür. Bunlar karın cerrahisinin yol açtığı komplikasyonlara benzer. Ameliyat sonrası dönemde idrar yollarının iltiha­bına sık rastlanır. Bu nedenle ameliyat­tan sonraki birkaç ay boyunca düzenli biçimde idrar kültürü yapılarak, enfek­siyon olup olmadığı denetlenir.Işın tedavisi, birkaç ay sonra bile mekanik bağırsak tıkanıklığı sendrom-lanna yol açabilir. Bu olgularda yeni bir cerrahi girişim gündeme gelir.Tümörlü böbreğin çıkarılmasından sonra geride kalan böbrek olağan böb­rek işlevlerini kolayca üstlenebilir. Kar­nın sağ yarısına ışın tedavisi uygulandı­ğı durumlarda karaciğer büyük ölçüde etkilenir ve ışınlara bağlı karaciğer ilti­haplanması gelişebilir. Bunun sonucun­da karaciğer ve dalağın büyümesi, kara­ciğer işlevlerinin bozulması, trombosit sayısının azalması gibi belirtiler ortaya çıkar. Işınların etkisinde kalan karaci­ğer bölgeleri, karaciğer sintigrafisinde “soğuk alanlar” olarak görünür ve bu görüntü tümör sıçramasıyla karıştmla-bilir. Küçük bebeklerde karnın bütün bölgelerine ışın verildiği durumlarda ağır ishal görülebilir. Bu durumda teda­vinin kesilmesi gerekir. Ayrıca süt ve tahıllarla alınan glüten, beslenmeden çı­karılmalıdır. Işın tedavisinin geç ortaya çıkan başka bir komplikasyonu olan skolyoz (omurganın yanlara doğru çar­pıklığı), omurların da ışına tutulmasıyla önlenebilir. Işın tedavisi kanun yan kı­sımlarında küçülme ve göğüs kafesinde biçim bozukluklarına da yol açabilir. Sağlam böbreğin ışın aldığı olgularda seneler sonra da olsa ışına bağlı böbrek iltihabı (nefrit) gelişebilir.Böbrek tümörleri vücutta oluşan bütün tümörlerin % 2’sini oluşturmaktadır. Ancak böbrek tümörlerinin % 9O’ı habis özelliktedir. Habis böbrek tümörlerinin % 85′i adenokarsinomdur. Böbrekte gelişen adenokarsinom, böbrek tüplerinin epitelinden kaynaklanmaktadır. Böbrek adenokarsinomunun diğer adları “Hipernefrom” ve “Gravritz tümörü” dür.Böbrek adenokrasinomu genellikle 40 yaşından sonra ortaya çıkmaktadır. Erkeklerde, kadınlara oranla iki kat daha sık görülmektedir. Habis böbrek tümörleri, çoğunlukla kan yoluyla erkenden metastaz yapmaktadırlar (başka organlara sıçramaktadırlar). Metastaz en sık akciğerlere olmaktadır. Karaciğer, kemikler, beyin, diğer böbrek ve diğer organlara da metastazlar olabilmektedir. Kemiklere metastaz yapmış tümor, bulunduğu bölgede kemik erimesine yol açmaktadır. Böbrekteki habis tümörlerin belirtileri hematüri, belde küt ağrı, böbrek bölgesinde şişlik ya da kitle hissi, anemi, halsizlik ve zayıflama biçimindedir. Hastalığın tedavisi cerrahidir. Habis böbrek tümörlerinin yaklaşık % 10′unu ise böbrek adenosarkomudur. Bu tümörün diğer adı ise “Wüms” tümörüdür. Wilms tümörü çocuklarda ilk 1-10 yaş arasında görülür. En sık ise 1-3 “yaşları arasında ortaya çıkmaktadır. Tümörün en özgün belirtisi ilgili bölgede şişliğe yol açmasıdır. Genellikle anneler çocuklarını yıkarken elleriyle tümörü hissederler ve bu nedenle çocuklarını doktora götürürler. Bazen de böbrek bölgesindeki şişlik dikkati çeker. Tedavi cerrahi olarak böbreğin çıkartılması ve ameliyat sonrası ışın tedavisidir.</p>
</p>
<p>
<p>böbrek tümörlerinin belirtileri,böbrek tümörlerinin tedavisi,böbrek tümörleri sınıflaması,böbrek tümörleri ppt,böbrek tümörleri</p></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yararlisifalibitkiler.com/bobrek-tumorleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nefrotik Sendrom</title>
		<link>http://www.yararlisifalibitkiler.com/nefrotik-sendrom.html</link>
		<comments>http://www.yararlisifalibitkiler.com/nefrotik-sendrom.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 12:20:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Böbrek Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[nefrotik sendrom belirtileri]]></category>
		<category><![CDATA[nefrotik sendrom çocuklarda]]></category>
		<category><![CDATA[nefrotik sendrom nedir]]></category>
		<category><![CDATA[nefrotik sendrom ppt]]></category>
		<category><![CDATA[nefrotik sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[verem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yararlisifalibitkiler.com/nefrotik-sendrom.html</guid>
		<description><![CDATA[NEFROTİK SENDROM Böbreklerde ortaya çıkan nefrotik sendromun başlıca özellikleri şunlardır: 1) Yaygın ödem; 2) idrarda yüksek miktarda protein bulunması (günde 3 gr’den çok protein atılması); 3) kanda albümin düzeyinin azalması; 4) kanda kolesterol, fosfolipit ve trigliserit dü­zeylerinin artması. Nefrotik sendrom, tedavi ve gidişi değişik birçok klinik tabloyu içerdiğinden, tam ve başarılı te­davi için klinik verilerden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.yararlisifalibitkiler.com/xmlrpc/images/nefrotik-sendrom.jpg" width="150" height="150" alt="nefrotik sendrom Nefrotik Sendrom"  title="Nefrotik Sendrom" />
<p>NEFROTİK SENDROM
<p>Böbreklerde ortaya çıkan nefrotik sendromun başlıca özellikleri şunlardır: 1) Yaygın ödem; 2) idrarda yüksek miktarda protein bulunması (günde 3 gr’den çok protein atılması); 3) kanda albümin düzeyinin azalması; 4) kanda kolesterol, fosfolipit ve trigliserit dü­zeylerinin artması. Nefrotik sendrom, tedavi ve gidişi değişik birçok klinik tabloyu içerdiğinden, tam ve başarılı te­davi için klinik verilerden başka böbrek biyopsisi de önemlidir.<br /> Nefrotik sendroma yol açan böbrek hastalıkları dört ana grupta toplanabilir:<br /> 1) Glomerülonefritler. 2) Glomerül-leri tutan genel hastalıklar. 3) Böbrek toplardamarlarında basmç artması. 4) Birincil nefrozlar.<br /> Kronik glomerülonefritler bazen nefrotik dönemden geçebilir ve aylar ya da yıllar geçtikten sonra üremi ile son-lanabilir. Subakut glomerülonefritte de nefrotik bir dönem bulunabilir.<br /> Glomerülleri tutan genel hastalıklar­dan biri amiloidozdur. Ailevi Akdeniz ateşi ve yaygm (multipl) miyelomda or­taya çıkan ikincil amiloidoz sonucu nefrotik sendrom gelişebilir. Bu olgu­larda böbrekten iğne biyopsisi, karın derialtı biyopsisi ya da düzbağırsak (rektum) mukoza biyopsisi yardımıyla amiloidoz tanısı konabilir . Amiloidoza bağlı nefrotik sendromda yüksek tansi­yon ve idrarda kan yoktur. Kan diyalizi ve böbrek nakli, seçilen tedavi yöntem­leridir.Şeker hastalığının en önemli komplikasyonlanndan biri de glomerüllerde oluşturduğu bozukluktur. Bu hastalık sırasında glomerüllerde glikoproteinin birikmesi sonucu nefrotik sendrom ge­lişir. Özgün bir tedavisi yoktur.Eritemli (kızartılı) lupus hastalığın­da glomerülonefrit tipinde böbrek lez-yonu gelişebilir. Hastalığın böbreklerde yol açtığı komplikasyon nefrotik send­rom döneminden geçtikten sonra üremi (kanda üre yükselmesi) dönemi başlar.<br /> Aynca poliarteritis nodosa enfeksi­yon hastalıklarından sıtma, hepatit B ve frengi, kötü huylu hastalıklardan lenfom ve karsinomlar nefrotik sendrom oluşturabilirler.<br /> İlaçların ve alerjenlerin yol açtığı genel hastalıklar da glomerülleri etkile­yerek nefrotik sendrom nedeni olabilir.Böbrek toplardamarında pıhtı olu-Şumu, triküspid kapak yetmezliğiyle birlikte konjestif kalp yetmezliği, böb­rek toplardamarında basmç artışına neden olarak nefrotik sendroma yol açar.<br /> Birincil nefrozlar hiçbir nedene bağlı olmayan ya da nedeni bilinme­yen nefrotik sendromlardır. Başlıca üç biçimi vardır: 1) En az lezyonlu glo-merütonefrit (lipoİt nefrotik sendrom). 2) Zar gelişimiyle seyreden (membra-nöz) glomerülonefrit. 3) Zar gelişimi ve doku artışıyla seyreden membra-noproliferatif glomerülonefrit.Erişkinlerde olguların yüzde 20’sini oluşturan lipoit tipte, glomerülde (kıl­cal damar yumağı) ancak elektron mik-roskopuyla saptanabilen lezyonlar gö­rülür. Taban zarı şişer, epitel hücreleri­nin parmaksı uzantıları düzensiz bir görünüm alır. Böbreklerin işlevi bozul­mamıştır ve kortizon grubu ilaçlara iyi yanıt verir. Membranöz glomerülonef­rit olguların yüzde 25-30′unda görülür. Biyopsiyle alınan, doku örneği mikros­kopla incelendiğinde glomerüllerdeki kılcal damarların duvarlarının kalınlaş-tığı ve epitel hücrelerinin şiştiği görü­lür. Taban zanyla epitel hücreleri ara­sında yalnız elektron mikroskopuyla görülebilen tanecikli birikintiler olu­şur; immünflüoresan mikroskopunda bunların immünglobülinler ile komple-manın bileşimiyle oluştuğu görülür. Elektron mikroskopunda incelenen ör­nekte taban zarının uzantıları saptanır. Taban zan zamanla incelir, glomerül-lerde bağdokusu gelişir. Bu tip nefro­tik sendromun tedavisi yoktur, 8-10 yıl içinde böbrek yetmezliği gelişir. Membranoproliferatif glomerülonefrit nefrotik sendrom olgularının yüzde 5′inde görülür; glomerüllerdeki kılcal damarların duvarları kalınlaşır, epitel hücreleri hızla çoğalır. Bu sürecin so­nunda glomerülün yapısı tümüyle de­ğişir. Bu tip nefrotik sendrom da ilaçla tedavi edilemez. Her üç tipte de glo­merülün taban zarının albümine karşı geçirgenliği artar, borucuklann geri emilim yeteneği ise tümüyle kaybol­mamıştır.<br /> NEDENLERİ<br /> Nefrotik sendromun nedenleri glome-rüllerin iltihaplanması, bağışıklık tep­kimeleri, cıvalı idrar söktürücüler, al­tın ve bizmut tuzlan içeren ilaçlar ya da aşın duyarlı kişilerde böcek sok­ması olabilir. Böbrek toplardamarlan-mn bir pıhtıyla tıkanması sonucunda damar basıncının artışı da idrarla fazla miktarda protein atılmasına neden ola­bilir. Nefrotik sendrom kötü huylu tü­mörlerde de ortaya çıkabilir.<br /> GÖRÜLME SIKLIĞI<br /> Her yaşta görülebilirse de Özellikle 18-30 yaşlannda ortaya çıkar.<br /> BELİRTİLERİ<br /> En önemli belirti idrarda yüksek mik­tarda (24 saatte 3-20 gr) protein çık­masıdır; kandaki proteinlerin idrarla vücuttan atılması öteki belirtilere de neden olur.<br /> Nefrotik sendromun en açık belir­tisi derialtındaki dokularda sıvı birik­mesiyle oluşan ödemdir. Nefrotik ödem ayak bileğinin yan çıkıntıları, sağrı bölgesi, erbezi torbası, vulva gi­bi vücudun bombeli bölgeleri ile yüz­de (genellikle gözkapaklannda), kimi zaman da bütün vücut yüzeyinde gö­rülebilir.<br /> Ödemli bölgeler şiş, Üstünü örten deri gergin, parlak ve beyaza yakın renktedir. Kıvamı yumuşaktır, par­makla bastırınca, gode adı verilen bir iz kalır. Karın, akciğer ve kalp zarlan-mn arasındaki boşluklarda da sıvı biri­kirse anazarka adı verilen özel bir ödem görülür. Ödemin yanı sıra idrar miktan azalır, vücut ağırlığı artar. Hastanın soluk görünümü ve kötü bes-lenmesiyle çelişen kilo artışının kesin nedeni vücutta sıvı birikmesidir.Bazı olgularda apandisit ya da ka­rın zarı iltihabını düşündüren kolik ti­pi karın ağnsı görülebilir; ağrı bağır­saklarda aşın gaz birikimi, bulantı, bazen kusma ile ortaya çıkar”. Hastalı­ğın genel belirtileri halsizlik ve beyin ödeminden kaynaklanabilen şiddetli baş ağrısıdır. Bunlardan başka, başta pnömokoklar olmak üzere çeşitli et­kenlerin neden olduğu enfeksiyonlara karşı vücudun direnci azalmıştır.<br /> İNCELEMELER<br /> Nefrotik sendromda klinik belirtilerin yanı sıra tanı açısından son Demli laboratuvar bulguları da vardır. | idrar tahlilinde en önemli bulgu yük­sek düzeyde protein çıkmasıdır. Lipoit «efrotik sendromda idrarla çıkan prote­inler hemen tümüyle albüminlerden oluşur; Öteki glomerülonefritlerde, globülin gibi molekül ağırlığı daha yük­sek ve hastalığın glomerüllerde neden olduğu değişiklikler sonucunda çıkarı­lan proteinler de görülür. İdrar çökelti­sinin (sediment) mikroskopla incelen­mesinde, nötr yağ damlacıkları, çift kı-nlmaty yağ cisimcikleri, oval yağlı ci­simler, başta hiyalin ve mumsu olanlar olmak üzere çok sayıda silindirler sap­lanırken, alyuvarlar ya az görülür ya da hiç yoktur.Kanda böbrek işlevini gösteren reatinin ve azot düzeyi normal bulu-ir. Plazma protein düzeyi ise 7 gr/ 100 ml’den 3 gr/100 ml’nin de altına düşmüştür. Normal olarak kanda en az bulunan protein türü albümindir (3-4 gr/100 mi); hastalık sırasında bu oran 1 gr/100 ml’nin altına düşebilir.Nefrotik sendromda alfa-2 globülin ile bir Ölçüde beta globülinin artması beklenir.<br /> Bu değişiklikler, proteinlerin bir elektrik alana göçünü temel alan ve proteinlerin tipi ile miktarının belirlen­mesini sağlayan serum elektroforez yöntemiyle saptanabilir.Hemen her zaman kandaki yağ ora­nı artmıştır (hiperlipemi). Görünürde en fazla lipoit nefrotik sendromda bu klinik tablo ortaya çıkarsa da, öteki glomerülonefritler de bu değişikliklere neden olabilir. Bu tiplerin gidişi ve te­davisi birbirinden farklı olduğundan, mutlaka kesin tanıya varılmalıdır. İd­rarda çıkan proteinlerin incelenmesi, durumu bir ölçüde aydınlatır; yukarıda belirtildiği gibi, lipoit nefrotik send­romda yalnız albümin gibi düşük mo­lekül ağırlıklı proteinler çıkarken, öte­ki glomerülonefritlerde molekül ağırlı­ğı yüksek proteinler de (globülin) çık­maktadır.<br /> Tam daha kesin olarak böbrek bi-yopsisiyle elde edilen böbrek dokusu Örneğinin incelenmesiyle konabilir. Böbrek biyopsisi böbrek hastalıkları­nın belirlenmesinde büyük önem taşır. Böbrekten alınan küçük bir parçacık özel olarak boyanıp işlemlerden geçi­rildikten sonra mikroskopla incelenir. Biyopsi körlemesine yapılabilir; başka bir deyişle, iğne böbreğe sokularak, böbrek dokusundan küçük bir parça kesilir ve iğne boşluğundan dışarı çı­karılır. Bu girişim sırasında yerel anestezi uygulanır; hasta bir yatağın üzerinde yüzükoyun yatar, derin bir nefes alarak böbreğin hareketsiz kal­masını sağlar. “Açık” uygulamada ise deri ve kaslar böbreği ortaya çıkara­cak biçimde kesilir. İnceleme için ge­rekli doku Örneği ya daha önceki tek­nikle ya da bir bisturiyle alınır. Böb­rek yetmezliği, pıhtılaşma bozukluğu ya da yüksek tansiyonu olmayan has­talarda uzmanlarca yapılan böbrek bi­yopsisi genellikle komplikasyona yol açmaz. Bazı hastalarda ise girişim sonrasında idrarla kan kaybı olabilirse de, birkaç gün içinde sona erer. Çok ender olarak atardamarlar ve toplarda­marlar arasında olağandışı bir bağlantı (arteriyovenöz fistül) bulunabilir.Lipoit nefrotik sendrom olguların­da optik mikroskopta böbrek dokusu normaldir. Özellikle glomerüllerde de­ğişiklik hiç yoktur ya da çok küçük değişiklikler vardır. Flüoresanla iş­lemden geçirilmiş antikorlarla işaretle­nen doku mmünflüoresan mikrosko-puyla incelendiğinde antikorların glo­merüllerde tutulduğu görülemez; öteki glomerül hastalıkların tümünde anti­korlar tutulur. Burada değişiklikler an­cak elektron mikroskopu ile gözlene­bilir.<br /> BELİRTİLERİN AÇIKLANMASI<br /> İlk ortaya çıkan belirti idrarda protein (Özellikle albümin) çıkmasıdır. Nefro­tik sendromlu bir hastanın böbrek glo-merülü elektron mikroskopuyla incele­diğinde bunun nedeni bulunabilir. Böbrek glomerülü küçük bir atarda­mardan çıkan kılcal damarlardan olu­şur. Bu kılcal damarların duvarı ya da Bowman kapsülünün iç katmanının epitel hücreleriyle endotel hücreleri arasında bulunan taban zarı delikli bir yapıdadır. Normal olarak bu delikler­den molekül ağırlığı 70 binin üstünde­ki proteinler geçemez.<br /> Nefrotik sendromda kılcal damarın duvarının yapısı bozulduğundan özel­likle başta en küçükleri olmak üzere albüminler idrara geçer. Proteinlerin, özellikle albüminlerin, suyu çekme özelliği vardır. Kan hücreleriyle bir­likte kanı oluşturan su damarların için­de kalır; kandaki proteinler tarafından tutulduğundan dokulara dağılmaz. Kandaki protein düzeyinin düşmesi, dokulara sıvı sızmasına yol açar. Eriş­kinde 5 litre kadar olan kan hacmi, 3 litrenin altına iner. Vücut bu duruma kendiliğinden uyum sağlayamaz; kan miktarı azaldığında ya da miktarı he­men hemen aynı kaldığı halde geçiş­me basıncı (ozmotik basınç) azaldığın­da, bazı süreçler harekete geçer. Kal­bin sol ve sağ kulakçıklarında, şahda-marında ve merkez sinir sisteminde hipotalamusta) bazı duyarlı alanlar vardır. Kanın hacmi ya da basıncıyla İlgili bütün değişiklikler bu alanlarda kaydedilerek bazı refleksleri harekete geçirir. Böylece böbreküstü bezinden daha çok aldosteron ve hipofizden da­ha çok antidiüretik hormon salınır. Bu iki hormon kanın geçişme özelliğinin kaybolması sonucunda kan hacminin azalmasını karşılamak için böbrekten su ve sodyum atılımını sınırlar. Bunun sonucunda belirtiler hafiflerse de, olumsuz sonuçlar da doğabilir. Temel bozukluk olan protein eksikliği sürdü­ğünden, kandaki sıvılar en esnek doku olan derialtına ve öteki dokulara sızar. Böylece ödem oluşur ve hastanın sık sık fark ettiği susuzluk duygusu ortaya çıkar. Derialtında biriken büyük miktarda sıvıya karşın, kan hacmi azaldı­ğından hastada sıvı kaybı belirtileri gözlenir.İdrarla atılan proteinler ve yağların vücutta tutulmasını sağlamak için böb­rek borucuklanndan olabildiğince fazla miktarda protein ve yağ emilimi olur. Bununla birlikte geri emme kapasitesi­ne oranla atılan miktar çok fazla oldu­ğundan, önemli miktarda protein ve yağ kaybı olur. Emilen yağ ve proteinler hücrenin depolama kapasitesinin üstün­de olduğunda bu moleküller hücrede çöker. Kandaki yağ düzeyinin artması­nın böbreklerden protein kaybına bağlı olduğu ileri sürülmektedir.<br /> Kolesterol artışı plazma albümininin azalmasıyla ters orantılı olduğundan kandaki albümin düzeyinin düşmesinin lipit metabolizması bozuklukla-nna yol açtığı düşünülür. Bazı böbrek hastalık­larında kandaki lipit düzeyi yükselme­diği halde albümin düzeyinin aşırı dere­cede düştüğü görülebilir.<br /> BEKLENEN GİDİŞİ (PROGNOZ)<br /> Antibiyotiklerin yaygın kullanımından önce lipoit nefrotik sendromda ölüm oranı oldukça yüksekti. Olguların yak­laşık yüzde 40′ında ilk belirtilerden son­raki 2 yıl içinde hasta yitirilir ve ölüme, özellikle enfeksiyonlardan kaynaklanan komplikasyonlar yol açardı. Antibiyo­tiklerin kullanılması, erken dönemde ölüm tehlikesini azaltmıştır. Ayrıca kor­tizon türevleri ve sitostatik (hücre geli­şimini durdurucu) ilaçların kullanımı da birçok hastanın bütünüyle iyileşmesini sağlamıştır. Tedavi sonucunda elde edi­len İyileşmelerin kesin değerlendirilme­si iki nedenle güçtür. Öncelikle, olgula­rın büyük bir bölümünde (yüzde 10-30) kendiliğinden İyileşme görülebilir; teda­vi gören hastada bu iyileşme yanlışlıkla tedaviye bağlanabilir. Buna ek olarak birçok olguda hastalık iyileşmez ve bir­kaç ay ya da kimi zaman birçok yıl son­ra yineleyebilir. Bazı hastalarda belirti­ler kaybolduktan sonra kortizon grubu ilaç tedavisinin kesilmesi, belirtilerin bir süre sonra yeniden ortaya çıkmasına neden olur ve ancak yeniden kortizon verilmesiyle geriler. Ayrıca, Önerilen tedavi yöntemleri çok çeşitli olduğundan karşılaştırma yapılması çok güçtür. Doğru tedavi edilen lipoit nefrotik sendrom olgularında hastaların yüzde 60-80′inde hastalık bütünüyle gerileye­bilir. Öteki olgularda, zamanla böbrek yetmezliği gelişebilir.<br /> TEDAVİ<br /> Nefrotik sendrom tedavisinin başlıca hedefleri, Ödemi azaltmak için idrar miktarını artırmak; kanda albüminin azalmasına bağlı Ödem oluşumunu azaltmak için kandaki albümin düzeyini artırmak; idrarla atılan albümin miktarı­nı azaltmak; kandaki yağ oranını azalt­maktır. Biyopsi gibi bir dizi inceleme uygulanarak kesin tam konduktan son­ra, etkili bir tedavi için hastanın bir süre hastaneye yatırılması gerekebilir. Yatak istirahati ödemm azalması için yararlı olsa da, çok uzatılması doğru değildir. Beslenme kalori açısından yeterli, pro­teince zengin olmalı ve fazla sodyum içermemelidir. Günlük protein alımı ki­logram başına 1-15 gr olmalıdır. Belir­gin ödemi olan hastada yiyeceklerle günde 0,5-1 gr’dan fazla sodyum alın­mamalıdır. Kandaki sodyum düzeyi normalse sıvı kısıtlaması gerekmez. İd­rar söktürücü ilaçlar verilerek idrar miktarı artırılabilir. Bununla birlikte id­rar söktürücü ilaçlar ne kadar yararlı ol­sa da, tedavinin ana hedefinin ödemi ortadan kaldırmak olmadığı unutulma­malıdır; hızla çözülen ödemin ardından hastada elektrolit dengesizliğinin geliş­me tehlikesi olduğundan kimi zaman ödem tedavisinden vazgeçmek gerekebilir.<br /> Kortizon türevi ilaçlar (prednizolon) nedene yönelik tedavi sağlar. Uzun süre yüksek dozda prednizolon verilmelidir. Ama kortizon tedavisinin ciddi sakınca­ları vardır. Kortizon grubu ilaçların uzun süre kullanımı enfeksiyonlara kar­şı direnci kırdığı, mide onikiparmakbağırsağı ülserleri, şeker hastalığı ve aşın şişmanlık ile veremin ortaya çık­masını kolaylaştırdığı için komplikas­yonlar zaman zaman ölüme neden ola­bilir. Bu sonuçlan önlemek ya da azalt­mak için, kortizon tedavisinde bazı ön­lemler alınabilir.Tedavi başlangıç aşamasında 1-4 hafta sürebilir; daha sonra istenen mik­tarda idrar çıkmaya başlayınca, aşamalı olarak azaltılır ve yavaş yavaş hastanın dengede kalmasını sağlayan en düşük doz bulunur. Bu doz bulunduktan sonra yan etkileri azaltmak amacıyla günlük kullanımdan aralıklı kullanıma geçile­bilir. Aralıklı tedavide, iki günde veril­mesi gereken prednizolon miktarı, 48 saatte bir tek doz olarak, sabah kahval­tısında verilir.<br /> Nefrotik sendromda kortikosteroit tedaviyi kesmemek önemlidir; belirtiler ve laboratuvar bulguları normale dönse bile, hastalığın yinelememesi için ilaç tedavisi en az bir yıl sürmelidir</p>
</p>
<p>
<p>nefrotik sendromu,nefrotik sendrom çocuklarda,nefrotik sendrom belirtileri,nefrotik sendrom ppt,nefrotik sendrom nedir</p></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yararlisifalibitkiler.com/nefrotik-sendrom.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Polikistik Böbrek</title>
		<link>http://www.yararlisifalibitkiler.com/polikistik-bobrek.html</link>
		<comments>http://www.yararlisifalibitkiler.com/polikistik-bobrek.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 12:17:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Böbrek Hastalıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yararlisifalibitkiler.com/polikistik-bobrek.html</guid>
		<description><![CDATA[POLlKİSTİK BÖBREK:Polikistik böbrek, kalıtsal bir yapı bozukluğudur. Genellikle her iki böb­rekte de kistler vardır. Polikistik böbrek hastalığında işlev gören böbrek dokusu­nun zamanla azalması, bunun yerini farklı boyutlarda kistlerin alması sonu­cunda sıklıkla böbrek yetmezliği ve üremi (kanda üre miktannın artması) ortaya çıkar.Sıklıkla aynı ailenin bireylerinde görülürse de, cinsiyet aynmı yoktur. Aynca polikistik karaciğer ve beyin anevrizması [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.yararlisifalibitkiler.com/xmlrpc/images/polikistik-bobrek.jpg" width="150" height="150" alt="polikistik bobrek Polikistik Böbrek"  title="Polikistik Böbrek" />
<p>POLlKİSTİK BÖBREK:Polikistik böbrek, kalıtsal bir yapı bozukluğudur. Genellikle her iki böb­rekte de kistler vardır. Polikistik böbrek hastalığında işlev gören böbrek dokusu­nun zamanla azalması, bunun yerini farklı boyutlarda kistlerin alması sonu­cunda sıklıkla böbrek yetmezliği ve üremi (kanda üre miktannın artması) ortaya çıkar.Sıklıkla aynı ailenin bireylerinde görülürse de, cinsiyet aynmı yoktur. Aynca polikistik karaciğer ve beyin anevrizması (beyin damarlarında anor­mal genişlemeler) gibi başka bozukluk­larla birlikte görülebilir.
<p> BELİRTİLERİ<br /> Erişkinde görülen polikistik böbrekte yaşamın ilk yıllarında lezyonlar hafiftir. Belirtisiz dönem yıllar sürebilir, hasta­lık belirtileri 60-70 yaşlarında ortaya çı­kabilir.Bazen klinik tablo daha açıktır. Hasta, kistler nedeniyle büyüyen böbre­ğin çevredeki organlara yaptığı baskıya bağlı kunt bel ağrılarından yakınabilir. Ağrılar şiddetli olabilir ve böbrek taşı sancısına benzeyebilir; ardından idrarla küçük bir taş ya da kum atılabilir. Bazı olgularda böbrek hastalığının ilk belirti­si idrarla çok fazla kan gelmesidir (he-matüri). Bundan başka halsizlik, kan­sızlığa bağlı solukluk, tansiyon yüksek­liği, idrar miktarında artma (poliüri), daha sonra kanda azot ve üre miktarının artmasına ilişkin belirti ve bulgular or­taya çıkar.Bu aşamada elle muayenede böb­reklerin önemli ölçüde büyüdüğü, yü­zeylerinin şiş olduğu ve kalsiyum tuzla­rının birikmesine bağlı olarak sertleştiği saptanır.<br /> İNCELEMELER<br /> Tansiyon genellikle yüksektir. İdrarda orta düzeyde protein bulunur. Aynı za­manda, mikroskopla belirlenen hematü-ri ya da nöbetler halinde gözle fark edi­len hematüri de görülür. Kanamalar hastalığa eklenen taşlara bağlıdır. Piye-lonefrit (böbreklerde enfeksiyon) varsa, idrarda irin ve bakteri bulunur.<br /> Kanın laboratuvarda incelenmesi ilerleyen kronik böbrek yetmezliği be­lirtileri olduğunu gösterir.<br /> TANI<br /> Günümüzde kontrast madde verilerek yapılan bilgisayarlı tomografi ve ultra-sonografi ile kesin tam konması müm­kündür.<br /> Böbreğin dış bölümünde ve iç bölü­münde farklı boyutlarda çok sayıda kis­te rastlanır. Karaciğerin safra yollarında da kist sıklığının fazla olması (olguların yaklaşık yüzde 50’sinde) polikistik böb­rek tanısını doğrular.<br /> KOMPLİKASYONLAR<br /> Herhangi bir komplikasyon gelişmedik­çe pek çok olguda tanı koymak rastlan­tıya bağlıdır. Belirti görülmeyen olgu­larda başka bir nedenle yapılan incele­meler sırasında hastalık ortaya çıkarıla­bilir.<br /> • Hematüri (idrarla kan gelmesi) -Gözle (makro) ya da mikroskopla (mik-ro) görülen hematüri polikistik böbre­ğin sık rastlanan bir komplikasyonudur; sürekli ya da aralıklı olabilir. Makrohe-matürinin sık görülen bir nedeni kistin yırtılmasıdır. Yırtılan kistten sızan kan karın zarının arkasındaki boşluğa da bi­rikebilir.<br /> Kesin yatak istirahati ve sıvı veril­mesiyle idrar birkaç gün içinde normale döner. Böbreğin cerrahi girişimle çıkar­tılması (nefrektomi) son çare olarak başvurulması gereken bir işlemdir.<br /> Basit kistler<br /> Böbrekte sık rastlanan bozukluk­lardandır. Yapılan otopsiler, 50 yaşını geçenlerin yüzde 50’sinde bir ya da birden fazla kist oldu­ğunu ortaya koymuştur; bunlar böbrek işlevlerinde bozulmaya yol açmaz.<br /> Basit kistler böbreklerin birinde ya da her ikisinde tek ya da çok sayıda olabilir. Boyutları çoğun­lukla 3-4 cm’yi aşmaz; ender ola­rak çok büyüyebilirler.</p>
</p>
<p>Basit kistlerin önemli bir bölümü çeşitli nedenlerle uygulanan ka­rın ultrasonografisi sırasında sap­tanır. Basit kistlerin büyük ço­ğunluğunda belirti görülmez, en­der olarak hematüri (idrarla kan gelmesi) vardır. En sık karşılaşı­lan sorun, basit kistlerle tümörle­rin ayırt edilmesidir. Böbrek kis­tinin tümörle birlikte bulunma olasılığı son derece düşüktür (binde 2′den az).Basit kistlerde böbreğin boşaltım yollan sıkışmıyorsa ve kistte en­feksiyon yoksa tedavi gerekli ğildir.• Böbrek taşları – Polikistik böbreği olan hastalarda ürik asit, fosfat ya da kalsiyum oksalat türü böbrek taşlarına rastlanır.<br /> Taşların polikistik böbrekteki olu­şumları değişiktir. 24 saatlik idrardaki kalsiüri ya da ürikozüri (idrarla atılan kalsiyum ve ürik asit miktarı) uygun beslenme ve ilaçlarla düzeltilebilir.<br /> • Ağrı – Kalçaya ve karnın üst bölümü­ne yayılan ağrı sık görülen bir kompli-kasyondur; bazen polikistik böbrek has­talığının ilk belirtisi de olabilir. Sıklıkla kistin yırtılmasına, böbrek kapsülünün gerilmesine ve yalandaki organların sı­kıştırılmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Kanama, enfeksiyon ve taş gibi öteki komplikasyonlara da bağlı olabilir. Şid­detli olduğunda hasta aşırı miktarda ağ­rı kesici (bazen uyuşturucu) almak zo­runda kalır.<br /> • Kanser – Böbrek kanseri görece en­der görülürse de, çok sayıda kist varken tam koyabilmek zordur. Bilgisayarlı to­mografi ya da magnetik rezonans kötü huylu oluşumları incelemek için en iyi yöntemlerdir.<br /> Bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans, kuşkulu bir kütleyi ortaya koymuşsa arteriyografi (atardamarın kontrast madde verilerek görüntülenme­si) yapılarak bu kütlede yeni damarlan-ma olup olmadığı anlaşılabilir.<br /> • Böbrek yetmezliği – Polikistik böb­rek hastalarının yaklaşık yansında böb­rek yetmezliği gelişir.<br /> İlerlemiş böbrek yetmezliğinde uy­gulanan standart tedaviler hemodiyaliz (kan diyalizi), periton diyalizi (kann zarı diyalizi) ve böbrek naklidir.<br /> Yüksek tansiyon kontrol altına alı­nırsa ve böbrek enfeksiyonlan tedavi edilirse, böbrek yetmezliğinin ilerleme­si son evreye doğru yavaşlatılabilir.<br /> • Yüksek tansiyon – Polikistik böbrek olgularının yaklaşık yüzde 50’sinde kan basmcı yüksektir.<br /> Başlangıç olarak hafif derecede tuz kısıtlaması, fiziksel egzersizlerde kısıt­lama ve fazla kilolaan verilmesi Öneri­lir. Bu önlemler başanlı olmazsa İlaç tedavisine başlanmalıdır.<br /> • Böbrek enfeksiyonları – Polikistik böbrek hastalannın yüzde 75′inden faz­lasında, hayatları boyunca en az bir de­fa idrar yolu enfeksiyonu gelişir. Bu, etkin biçimde tedavi edilmesi gereken ağır bir komplikasyondur. Enfeksiyon böbrek dokusunu yaygm olarak tutabi­leceği gibi, sadece bir ya da birkaç ke­sitte bölgesel olarak yerleşebilir. Böb­rek dokusunun enfeksiyonlannda ateş, titreme ve yaygın böbrek ağrısı görülür; idrarla irin çıkar ve bakteriler kana ka-nşır. Kistlerin enfeksiyonunda ise ateş, titreme, böbrek bölgesinde ağn olabilir. Bakterilerin kana karışması, idrarda bakteri ve irin görülmesi, piyelonefrite oranla daha enderdir.<br /> Radyolojik olarak, bir kistteki enfek­siyonu değerlendirmek zordur. Bilgisa­yarlı tomografi ile enfeksiyonlu kistin duvarlarının kahnlaştığı görülebilir ya da galyumla yapılan böbrek sintigrafi-sinde kistin çevresindeki dokuda radyo­aktif tutulumun arttığı gösterilebilir.<br /> Yaygın böbrek enfeksiyonundan kuşkulanmıyorsa, piyelonefritte kullanı­lan antibiyotikler (penisilinler, sefalos-porinler. aminoglikozitler) kullanılmalı­dır. Enfeksiyon tek bir kist ile sınırlıysa yağda erimeyen bu antibiyotikler etkili olmaz. Belirtiler uygun tedaviye bağ­lanmadıkça sürer. Bu durumda kist du-vannı aşabilecek antibiyotikler yeğlen-melidir.<br /> Antibiyotik tedavisi belirtilerin tü­müyle kaybolmasından sonra iki hafta daha uygulanmalıdır. Hastada yinele­yen böbrek enfeksiyonlan varsa, tedavi tam doz olarak uzun süre uygulanmalı ve yeterli uygulandığı kanısına varılırsa ilaçların dozu düzenli aralıklarla azaltıl­malıdır.<br /> GİDİŞİ<br /> Hastalığın gidişi sırasında sıklıkla böb­rek yetmezliği oluşur. Bu tablo başka nedenlerle (örneğin kronik glomerülonefrit) oluşan böbrek yetmezliğine gö­re daha yavaş gelişir. Bu nedenle poli­kistik böbrek sıklıkla ilk kez ileri yaş­larda ortaya çıkar ve hastalar 80-90 yaşlanna kadar hayatta kain-. Aynca, polikistik lezyonlann sınırlı olarak ya­yıldığı ve sağlam dokunun böbrek yet­mezliğini engelleyici biçimde aşın bü­yüdüğü olgular da vardır. Bu hastalar tümüyle normal bir yaşam sürebilir. Bu olgulann çoğunun, ailelerinde son ev­reye gelmiş polikistik hastalıklan bulu­nan kişilerin yalanlan olduğu ortaya konabilir<br /> TEDAVİ<br /> Tedavide başlıca amaç, hastalığın kro­nik böbrek yetmezliğine doğru gidişini hızlandıran tüm olumsuz etkenleri de­netim altında tutmaktır. Günlük idrar miktan 1-2 litre arasında tutulmalıdır, tdrann daha fazla olması kistlerin bü­yümesine yol açabilir. îdrar miktarının 2 litrenin altında oluşu ise enfeksiyonu kolaylaştırabilir.<br /> Klinik tablonun kötüleşmesine yol açan komplikasyonlar (yüksek tansi­yon, taşlar, enfeksiyon) erken dönemde doğru yöntemlerle tedavi edilmelidir.</p>
<p></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yararlisifalibitkiler.com/polikistik-bobrek.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Böbrek Taşı</title>
		<link>http://www.yararlisifalibitkiler.com/bobrek-tasi.html</link>
		<comments>http://www.yararlisifalibitkiler.com/bobrek-tasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 12:08:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Böbrek Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek taşı ağrısı]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek taşı belirtileri]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek taşı düşürme]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek taşı nedir]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek taşı tedavisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yararlisifalibitkiler.com/bobrek-tasi.html</guid>
		<description><![CDATA[BÖBREK TAŞLARI: Amerika Birleşik Devletleri’nde hastaneye yatan her 1000 hastanın l’inde yatış nedeni böbrek taşıdır. Yapılan otopsilerde ise taş vakalarına % 1 sıklıkta rastlanmıştır. Buna göre böbrek taşlarının daha genel bir yaklaşımla idrar yolları taşlarının büyük bir bölümü sessizdir. Yani hastayı rahatsız edici herhangi bir belirti ortaya çıkarmaz. Kimyasal yapılarına göre, birbirinden farklı böbrek taşlarına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.yararlisifalibitkiler.com/xmlrpc/images/bobrek-tasi.jpg" width="150" height="150" alt="bobrek tasi Böbrek Taşı"  title="Böbrek Taşı" />
<p>BÖBREK TAŞLARI: Amerika Birleşik Devletleri’nde hastaneye yatan her 1000 hastanın l’inde yatış nedeni böbrek taşıdır. Yapılan otopsilerde ise taş vakalarına % 1 sıklıkta rastlanmıştır. Buna göre böbrek taşlarının daha genel bir yaklaşımla idrar yolları taşlarının büyük bir bölümü sessizdir. Yani hastayı rahatsız edici herhangi bir belirti ortaya çıkarmaz. Kimyasal yapılarına göre, birbirinden farklı böbrek taşlarına rastlanabilir. Kimyasal yapısı “Kalsiyum oksalat”, “Kalsiyum fosfat”, “Amon-yumürat”, “Sodyum ürat”, “Ürik asit”, “Sistin”, “Ksantin”, “Kalsiyum karbonat”, “Amonyum fosfat” ve “Magnezyum fosfat” olan taşlar vardır. Kalsiyum fosfat, kalsiyum karbonat, amonyum fosfat, magnezyum fosfat, kalsiyum oksalat taşlarını, çekilen basit bir böbrek röntgeninde görmek olasıdır.</p>
<p>Diğer taşların görülebilmesi için “întravenöz piyelografi” [1VP] denilen özel bir yöntemle, böbreklerin röntgeninin çekilmesi gerekmektedir. % 80 vakada böbrek taşı tek tarafta oluşur. Sağ böbrekte daha sık taş oluşmaktadır. Erkeklerde kadınlara oranla iki kat daha sık olarak böbrek taşma rastlanmaktadır. % 60 vakada böbrekte tek bir taş bulunmaktadır. Böbrek taşı 0.5 cm ‘den 5 cm ‘ye kadar büyüklükte olabilmektedir.İdrar içinde ürat, fosfat, oksalat gibi kristalloid-îer erimiş durumdadır. Normalde idrar yolları idrar ile ıslanmaz. Ancak idrar yollarında gelişecek olan bir iltihap, buraların idrarla ıslanabilmesine yol açar.</p>
<p>Islanabilen bu anormal yüzeylere ise idrar içindeki kristalloidler çökmeye ye böylece taş oluşmaya başlar. Üre, azot, salisilik asit gibi idrar içinde bulunabilen bazı maddeler, “Hidrotrop madde-ler”dir. Bu maddeler kristalloidlerin idrar içinde erirliklerini artırırlar, dolayısıyla da bu kristalloidlerin çöküp taş oluşturmalarına engel olurlar. İdrar içinde “Nükleik asit”, “Kondroitin sülfürik asit” gibi kolloidler bulunmaktadır. Bu kolloidle-rin yokluğunda böbrek taşlan oluşmaktadır. İdrar içindeki kristalloidlerin normalden fazla yoğunlukta bulunmaları ya da kişinin su kaybı nedeniyle yoğun idrar çıkarması, böbrek taşlarına hazırlayıcı bir etkendir. İdrar alkali olduğunda fosfat taşları oluşur, asit idrarlarda ise böbreklerde sistin ve ürat taşları oluşur. Böbrek taşı vakalarının % 4′üniin nedeni ise “Gut” hastalığıdır. Taş vakalarının % 5′inde ise ailesel eğilim saptanmaktadır.</p>
</p>
<p>A vitamini eksikliği, idrar yollarındaki darlıkların yol açtığı idrar akışı yavaşlaması, uzun süre yatalak olmak, kronik kemik iltihaplan, hiperparatiroıdizm, D vitamini fazlalığı böbrek taşlarının oluşumuna yol açan çeşitli etkenlerdir. Böbrek taşları genellikle böbrek kaliksleri içinde oluşurlar. Böbrek taşı idrar akışı ile dışa atılma yoluna girdiğinde, idrar yollarını herhangi bir bölgeden tıkayabilir. Bunun sonucu olarak da tıkanmanın gerisinde idrar birikebilir. Bu durum da böbrek ve idrar yollarında infeksiyonların oluşmasına yol açabi-bilir. Taş, idrar yolları içinde hareket ederken kanamaya da yol açabilir.Böbrek taşlarının büyük bir çoğunluğu hastayı rahatsız etmez. Beürti verdiğinde ise, en önemli belirtiler “Ağrı” ve “Hematüri”dir. Ağrı, böbrek taşının idrar yolları içinde ilerlemesi sonucu idrar yollarında gelişen spazma bağlıdır. Ağrı küt olabileceği gibi, “Kolik” denilen çok şiddetli, batıcı bir ağrı özelliğinde de olabilir, Koük ağrısı çok şiddetlidir, hasta kıvranır, yüzü solar, ter döker. Ağrı bütün karına yayılabilir. Bulantı ve kusma ağrı sonucu gelişebilir. Taşın idrar yollarını zedelemesi sonucu idrarda kan çıkabilir [hematüri).</p>
<p>Böbrek taşlarının neden olduğu ağrı atakları sırasında, hastaya morfin ya da benzeri ağrı kesicilerinin ve spazm çözücü ilaçların verilmesi, ağrının dindirilmesi bakımından yararlı olmaktadır. Hastanın fazla miktarda su içmesi, idrar akımını artıracağından, taşın düşmesini kolaylaştırabilir. Kendiliğinden düşmeyen ve hasta için tehlikeli olabilecek böbrek taşlarının ise cerrahi yöntemlerle çıkartılması gerekir. Etten ve sıvıdan zengin, karbonhidrattan ise oldukça fakir bir diet ve’ günde bir saat kadar yürümek ya da düzenli olarak spor yapmaki böbrek taşlarına karşı değerli bir önleyicidir.Böbrek taşlan olağan koşullarda id­rarda çözünmüş maddelerin çökelerek sert birikinti parçacıkları oluşturmasıyla ortaya çıkar. Böbrek taşı oluşumuna yol açan bu maddelerin başlıcalan tirat, ok­salat ve kalsiyum fosfat gibi bileşikler­dir.</p>
<p>Taşın oluşum yerine göre değişen hastalık belirtileri ortaya çıkabilir. Taşlar böbrek çanaklarına (kaliks) ya da havu­zuna (pelvis) yerleşebilir. Ayrıca siyek (üretra), idrar kesesi ve idrar borularında da (üreter) bulunabilirler. Böbrek taşlan sayılarına, bulundukları yerlere ve kim­yasal yapılarına göre sınıflandırılmakta­dır. Az sayıda ve küçükseler yuvarlak,idrar kesesi taşlannda olduğu gibi çok sayıda ve birbirlerine sürtünüyorlarsa köşelidirler. İri olmaları böbrek çanağı ve havuzu gibi boşluklarda oluştuklarını gösterir. Boyutlan ise çok küçük olan­lardan bütün böbrek boşluğunu doldura­cak iriliğe ulaşanlara kadar değişir.</p>
<p>NEDENLERİ<br /> Böbrek taşlan bazen bir metabolizma bozukluğuna bağlı olarak gelişir, bazen de kalıtsal yolla ortaya çıkar. Taşın oluşma nedeni idrar yoğunluğunun art­ması ya da çözünmüş maddelerin idrar­da aşırı miktarda bulunmasıdır.Taş oluşumuna yol açan metaboliz­ma hastalıkları için böbrek kaynaklı asi-doz (asitlİk düzeyinin yükselmesi), ka­lıtsal hastalıklar için ise sistinüri (sistin gibi gibi amino asitlerin idrarda aşırı artması) Örnek olarak verilebilir. Ama böbrek taşı olgularının yüzde 70-80′e varan bölümünde kesin bir neden göste­rilemez. Taş oluşumu genellikle kalıtsal ve başka bazı belirleyici etkenlere bağ­lanır. Bunlar arasında idrarda kristalleş­me eğilimi olan maddelerin bulunması;idrar akışının bir engel yüzünden dur­ması; idrarın asittik (pH) derecesinin değişmesi, idrar yollanrıın iltihaplanma­sı gibi çökelti oluşturacak maddelere uygun fiziksel ve kimyasal ortamın ha­zırlanması; çevrelerinde çökelmeyi ko­laylaştıracak bir öz oluşturan bakteri, hücre artıkları gibi maddelerin varlığı sayılabilir.Kendi başına taş oluşumuna neden olan tek hastalık birincil hiperparatiroidizmdir. (paratiroit bezinin aşın çalış­ması). Kanda ve idrarda kalsiyum düze­yinin artması kalsiyum fosfat taşlarının oluşmasına uygun ortamı hazırlar. Kal­siyum taşlan ise bütün böbrek taşlarının yüzde 50-80′ini oluşturur.</p>
<p>En sık görülen böbrek taşlan grimsi kırmızı renkli kalsiyum oksalattan olu­şur. Bunu beyaz renkli kalsiyum fosfat ve sarımsı kahverengi kalsiyum ürat taş­lan izler. Gut (damla) hastalan gibi id-rarlannın asit derecesi yüksek olanlarda kahverengi ürik asit taşlanna oldukça sık (bölgelere göre yüzde 5-33)rastlanır. Ender görülenlerler arasında ise yeşi­limsi sistin ve sarımsı kahverengi ksan-tin taşları sayılabilir.Böbrek havuzunda oluşan taş, çok büyük değilse, idrar borusu yoluyla id­rar kesesine iner. Burada prostat büyü­mesi gibi idrar çıkarmayı güçleştiren koşullar oluşmuşsa, daha da irileşebilir ya da idrarla birlikte keseden atılır. Öte yandan böbrek taşları idrar kesesine in­meden böbrek havuzu ağzında ya da id­rar borusunda takılıp kalabilir. Bu du­rumda bazen böbrek tıkanıklığı ortaya çıkabilir.</p>
<p>GÖRÜLME SIKLIĞI<br /> Böbrek taşı erkeklerde kadınlara oranla en az üç kat daha yaygındır. En çok 30-50 yaşlar arasında görülür.Hastalığın coğrafi dağılımı düzen­sizdir. Mısır, Çin, Rusya, Galler, Mada­gaskar, ABD’nin güneydoğu kesimleri ve Türkiye’ de böbrek taşı olgulanna ol­dukça sık rastlanırken Hindistan’ın gü­ney, Çin’in kuzey kesimleri, İrlanda ve Güney Amerika’da böbrek taşı olguları hemen hemen hiç görülmez.Bu dağılım hastalığın oluşumunda beslenme, iklim ve jeolojik etkenlerin önemli olduğuna ilişkin kuramlan tam olarak desteklememektedir.</p>
<p>BELİRTİLERİ<br /> Böbrek taşı uzun süre belirti vermeyebi­lir ya da son derece önemsiz yakınmala­ra yol açar. Değişik şiddette ağrı ile id­rarın kumlu çıkmaya başlaması böbrek taşım düşündürür. Hastalığın temel be­lirtisi “böbrek koliği” denen tipik sancı­dır. Bu birden başlayan şiddetli ağn nö­betlerine, içinde taş bulunan idrar boru­su duvarının spazm biçiminde kasılma-lan ya da taşla tıkanmış böbrek havuzu­nun gerilmesi aniden başlayan şiddetli ağn nöbetlerine yol açar. Önceleri ara­lıklı gelen, daha sonra süreklilik kaza­nan sancılar genellikle ilk olarak bel bölgesinde duyumsanır. Buradan idrar yollan boyunca yayılan ağn makat çev­resinde, erkekte erbezleri ve kamış ba­şında, kadınlarda büyük dudaklarda, ayrıca kasık, uyluk içi ve bazen göğüs altı ve kürek kemiklerinde görülür. Ağrının en şiddetli olduğu dönemde huzursuz­luk, bunaltı, soğuk ter, bel kaslarında kasılma, bulantı ve kusma görülür. Has­ta taş düşürüyorsa, taşm dar siyek (üretra) kanalından geçerken yarattığı ağn son derece şiddetlidir. Taş düşürüldük­ten hemen sonra hasta rahatlar ve ortaya çıkmış olan bütün belirtiler kaybolur.</p>
<p>Ağn sırasında çıkanlan idrar miktarı az ve belirgin biçimde kanlıdır. Taşın böb­rek havuzuna dönmesi ya da idrar kese­sine inmesiyle belirtiler hafifler.Belde hafif bir dolgunluk duygusun­dan başka yakınmaya yol açmayan iri böbrek taşlan da olabilir. Bu çelişkili durumun nedeni büyük taşlann böbre­ğin bir bölgesinde hareket edemeyecek biçimde sıkışmış olmasıdır. Bu olgular­da kesin tanı koymak her zaman kolay olmaz.
<p>İNCELEMELER</p>
</p>
<p>Günümüzde tanıya götürecek yeterlilik­te inceleme yöntemleri vardır. Önemli olan ağnlı dönemi yaşamadan gerekli önlemlerin alınmasıdır. Temel tanı yön­temlerinden biri radyolojik incelemedir. Hastalann yaklaşık yüzde 80′inde taşlar kalsiyum tuzlarından (fosfat, oksalat, karbonat) oluşur. Kalsiyum taşları rönt­gen ışınlarını geçirmediğinden çekilen filmlerde kolayca belirlenir. Röntgen ışınlarım geçiren ürat, ksantin ve mag-nezyum-amonyum fosfat taşlarını sap­tamak için idrar yollanna kontrast mad­de verilmesi gerekir. Bu dolaylı yönte­min bir uygulaması hızla kandan böb­reklere geçecek kontrast maddenin da­mardan verilmesidir. Röntgen ışınlarını engelleyen kontrast madde aracılığıyla idrar yollan görünür duruma gelirken, böbrek taşlarının bulunduğu yerler kontrast maddenin dolduramadığı alan­lar olarak kalır. Bu yöntemin iki adı vardır: İntravenöz (damar yoluyla) ürografi adı görüntülemeye yardımcı maddenin damara verilmesinden, “inen ürografi” adı ise kontrast maddenin kandan böbreklere doğru inmesinden kaynaklanır. İnen Ürografinin yeterli bilgi sağlayamadığı durumlarda klinik belirtiler ve laboratuvar verileri böbrek taşını düşündürüyorsa “çıkan ürografiye” başvurulur. Bu yöntemde kontrast maddeyi damar yerine doğrudan idrar yollarına vermek için siyekten sokulan bir boru (kateter) kullanılır.</p>
<p>Karın ultrasonografisi, röntgen ışın­larını geçirsin ya da geçirmesin, çapı yarım santimetre kadar olan küçük taş­ların bile yerini kesin biçimde belirle-yebilen bir yöntemdir. Ama bu yöntem­le idrar borusundaki taşlar ve idrar yol­larında taşın yol açtığı değişiklikler ya da taş oluşumunu hazırlayan yapısal özellikler belirlenemez. Ultrasonografı hastaya zarar vermemesi ve uygulama kolaylığı nedeniyle özellikle belirtisizDolguların tanısında oldukça yararlı bir yöntemdir. Laboratuvar incelemeleri de hastalığın tanısında büyük önem taşır. İdrarda kan aranması, idrarın asit dere­cesinin belirlenmesi, kanda kalsiyum ve ürik asit düzeylerinin ölçülmesi tanı için değer taşıyan incelemelerdir. Taşla­rın tedaviye yönelik kimyasal analizi ve idrar kültürü de çok önemlidir.<br /> Kontrast maddenin kullanılmadığı dolaysız radyografik incelemede taş kuş­kusu uyandıran lekeler, ürografi yoluyla ayrıntılı biçimde saptanabilir. Bu yön­tem sayesinde taşın yeri, böbrek ve idrar yollarının işlevlerine etkisi anlaşılmakla kalmaz, taşsız böbreğin işlevlerine iliş­kin daha ayrıntılı bilgiler elde edilir.<br /> KOMPLİKASYONLAR<br /> Böbrek ve idrar borusu taşlarından kay­naklanan komplikasyonlar, yani taşa bağlı ek bozukluklar sık görülür. Büyük taşlar idrar birikmesine yol açarak böb­rek havuzu ve çanaklarında genişleme­ye (hidronefroz), zamanla mikroplan­manın başlamasıyla böbrek iltihabına (piyelonefrit), daha sonra da böbrek do­kusunun apse sonucu yıkıma uğraması­na (piyonefroz) neden olur. Bu kompli­kasyonlar yavaş bir gelişme göstermesi­ne karşın, böbrek yetmezliğiyle sonuç­lanan kronik piyelonefrit kaçınılmazdır</p>
<p>TEDAVİ<br /> Böbrek taşının tedavisi üç aşamada ya­pılır: Ağrı tedavisi; taş oluşumuna ze­min hazırlayan ya da yol açan genel ko­şulların tedavisi; böbrek işlevlerini bo­zan ve/ya da sürekli ağrı yapan taşların cerrahi tedavisi. Sancı biçiminde başla­yan şiddetli ağrı sıcak uygulamasıyla ya da spazm çözücü, iltihap ve ağrı giderici ilaçlarla dindirilmeye çalışılır.</p>
<p>BÖBREK TAŞI TEDAVİSİNDE YENİ YÖNTEMLER</p>
<p>Yeni geliştirilen yöntemler böbrek ve idrar yollarındaki taşların cerrahi teda­visinde büyük ilerleme sağladı. İsveç’ te bulunan ve özellikle Almanya ve İn­giltere’de daha da geliştirilen perkütan litotripsi adh yöntem geleneksel cerrahi tedavi yöntemlerine göre önemli üstün­lükler taşımaktadır. Deride açılan bir delikten böbrek taşlarının alınmasını olanaklı kılan bu yöntem, kullanılan ay­gıtların basit, uygulamanın hızlı ve da­ha masrafsız, sonuçlanıl son derece olumlu olması nedeniyle birçok ülkede yaygın biçimde kullanılmaya başlamış­tır. Üstelik geleneksel tedavinin ameli­yat sonrası ağrılı dönemi ve hastanede uzun süre kalma gibi istenmeyen so­nuçlan da bu yeni yöntemle aşılmıştır.Perkütan litotripsi yönteminde, önce deriden sokulan nefroskop adlı bir ay­gıtla böbrek boşluklarına ulaşılarak taş­ların görülmesi sağlanır. Taşlar yanm santimetreyi aşmayan çaptaysa aygıtta bulunan penslerle dışarı çekilir. Daha büyük taşlar ses dalgalanya parçalan­dıktan sonra bir pompayla emilir. Bu yöntem yerel ya da genel anestezi kul­lanılarak uygulanabilir. Hastalar girişi­min ilk gününden başlayarak ayağa kal­kıp yemek yiyebilirler.</p>
</p>
<p>Deriye giriş ye­rine bir bant yapıştırmaktan başka bir önleme gerek bırakmayan bu yöntemde hasta 3-4 gün sonra hastaneden taburcu edilir.Böbrek taşımn bir başka tedavisi de taşların vücut dışında yaratılan sesüstü ultrason dalgalarla ufalanıp idrar yolla­rından atılmasıdır. Bu yöntem safra taşı tedavisinde de kullanılır. Ultrasonla taş kırma tedavisinin hastayı ve uzmanı zor duruma düşüren komplikasyonlan, ek olarak litotripsinin de kullanılmasını gerektirir. Önce litotripsi, sonra ultra­sonla taş kırma yönteminden yararlan­ma birçok nedenden ötürü daha uygun görülmektedir.En sert taşlar bile deriden girilerek uygulanan yöntemle parçalanabilir. Bu­nu izleyen taş kırmayla böbrek taşlan-nın kesin biçimde tedavisi gerçekleşmiş olur. Bu iki yöntem hasta anestezi altındayken birlikte uygulanabilir. Böbrek taşlarının çıkarılmasına yönelik bütün girişimlerin başansı taşın boyuttan, bi­çimi, sertliği ve yerine; ayrıca idrar yol­larının darlık, Ödem ve eğrilik gibi özel­liklerine bağlıdır.</p>
<p>CERRAHİ TEDAVİ<br /> Cerrahi tedavi günümüzde çok sınırlı olarak uygulanır. Daha çok böbrek taşı­nın özellikleri nedeniyle litotripsi ve ultrasonla taş kırma yöntemi uygulana­mayan olgularda kullanılır. Öte yandan taş kırma yöntemi, cerrahi girişim son­rasında boşaltım sisteminde kalan, en­feksiyona ve yeni çökelmelere yol açan taşların çıkarılmasında çok yararlıdır. Ameliyat sonrası kalan taşların şok dal­galarıyla “temizlenmesi” cerrahi girişim ile bütün taşların çıkarılma zorunlulu­ğunu ortadan kaldırmış, tersi durumlar­da doğacak sorunları büyük ölçüde çöz­müştür.<br /> KORUNMA<br /> Bütün taş türlerinin zamanla yemden oluşması sık görülen bir durumdur. Kal­siyum taşı olgularının yüzde 20-30′unda bir yıl içinde yinelenme görülmektedir. Bu nedenle bütün böbHc taşı hastala­rında ayrıntılı incelemeerin yapılması zorunludur. Böylece birincil hiperpara-tiroidizm, böbrek kaynaklı asidoz, sisti-nüri ve enfeksiyon gibi belirli bir hasta­lığa bağlı olarak gelişen böbrek taşı ol­guları saptanmalı tıbbi ve cerrahi tedavi buna göre yürütülmelidir.</p>
<p>Böbrek taşı tanısında ultrasonografi gibi hastaya zarar vermeyen tanı yön­temleri başka amaçlar için de kullanıla­bilir. Bazı durumlarda böbrek taşları, yoğun tedavi gerektiren ağır bir genel hastalığın ilk belirtisi olabilir.Böbrek taşı bir yandan iş saati kaybı, doktor ve ilaç masrafları, ultrasonografi ve cerrahi tedavi harcamaları gibi hasta­ya ekonomik ve sosyal yük getirirken, bir yandan da dayanılmaz sancılar ve enfeksiyonlarla zor bir dönem yaşatır. .Ultrasonla taş kırma ile tedavinin birkaç kez uygulanması sonucu böbrek işlevlerinin uzun dönemde nasıl etkile­neceği iyi bilinmemektedir. Ama yapılan araştırmalarda böbrek taşı hastaları­nın yüzde 70′i aşan bölümünde özel bir işlev bozukluğuna rastlanmamıştır. Kalsiyum ve ürik asit atılımında artış, idrar asitliğinin yükselmesi gibi idrar bozuklukları laboratuvar incelemeleriy­le ortaya çıkarılabilmektedir.</p>
<p>Laboratuvar incelemelerinde elde edilen bilgilerin ışığında metabolizma bozukluklarına yönelik tedaviler uygu­lanabilir. Ama bu tedavilerin böbrek ta­şı oluşumunu önleyici etki yaptığı he­nüz kesin olarak kanıtlanamamıştı.<br /> Unutulmaması gereken iki önemli nokta vardır:</p>
<p>1) Olguların yüzde 60′ım aşan bölümünde hastaların bol sıvı al­masıyla böbrek taşı oluşumu Önlenebi­lir: 24 saatte 1,5-2 İt idrar çıkarmak için en az 3-4 İt sıvı alınması böbrek taşlarının önlenmesinde çok yararlıdır. Sıvı alımının kısıtlandığı kalp yetmezliği, yüksek tansiyon gibi du­rumlarda bu yöntem uygulanamaz. Ay­rıca kalsiyum, oksalat ve pürince zen­gin besinlerden kaçınmak gerekir. Böbrek taşı yavaş gelişmesinin do sonucu olarak kronik bir hastalıktır. Hastanın sürekli olarak doktor deneti­minde kalması yararlıdır. Nedeni bilin­meyen böbrek taşı olgularında idrarda ortaya çıkan yüksek kalsiyum düzeyi idrar söktürücü (diüretik) ilaçlar yardı­mıyla denetlenebilir. Bu uygulamayla birlikte tuz alımı azaltılarak sodyumun tedaviyi engelleyici etkisi giderilir. İd­rarında ürik asit ve oksalat düzeyi yük­selmiş hastalarda 24 saatte 300 mg allo-purinol verilmesi oldukça yararlıdır.</p>
<p>
<p>böbrek taşı belirtileri,böbrek taşı düşürme,böbrek taşı tedavisi,böbrek taşı ağrısı,böbrek taşı nedir</p></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yararlisifalibitkiler.com/bobrek-tasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sidik</title>
		<link>http://www.yararlisifalibitkiler.com/sidik.html</link>
		<comments>http://www.yararlisifalibitkiler.com/sidik.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 12:06:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Böbrek Hastalıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yararlisifalibitkiler.com/sidik.html</guid>
		<description><![CDATA[Sidik, omurgalılarda böbreklerin ürettiği sıvı. Tatlı suda yaşayan omurgalılarda çok miktarda oluşan sidik, tuz, vb. maddelerin yanı sıra, amonyak adı verilen azotlu gazı da içerir. Kuşlarda ve sürüngenlerde, azotun çözünmeyen ürik asit bileşimine girmesi nedeniyle koyu beyaz bir macun halindedir. Karada yaşayan omurgalılarm sidiği, üre ve tuz bakımından zengindir. Günlük sidik miktarı ile sidiğin bileşimi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.yararlisifalibitkiler.com/xmlrpc/images/sidik.jpg" width="150" height="150" alt="sidik Sidik"  title="Sidik" />
<p>Sidik, omurgalılarda böbreklerin ürettiği sıvı. Tatlı suda yaşayan omurgalılarda çok miktarda oluşan sidik, tuz, vb. maddelerin yanı sıra, amonyak adı verilen azotlu gazı da içerir. Kuşlarda ve sürüngenlerde, azotun çözünmeyen ürik asit bileşimine girmesi nedeniyle koyu beyaz bir macun halindedir. Karada yaşayan omurgalılarm sidiği, üre ve tuz bakımından zengindir. Günlük sidik miktarı ile sidiğin bileşimi, bedenin tuz ve su dengesini canlının yaşadığı doğal çevrenin gereksinimlerine uygun tutacak biçimde düzenlenir.
</p>
<p></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yararlisifalibitkiler.com/sidik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SARA (EPİLEPSİ)</title>
		<link>http://www.yararlisifalibitkiler.com/sara-epilepsi.html</link>
		<comments>http://www.yararlisifalibitkiler.com/sara-epilepsi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 11:52:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beyin Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[sara epilepsi belirtileri]]></category>
		<category><![CDATA[sara epilepsi hastalığı]]></category>
		<category><![CDATA[sara epilepsi hastalığı vikipedi]]></category>
		<category><![CDATA[sara epilepsi ilaçları]]></category>
		<category><![CDATA[sara epilepsi nöbeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yararlisifalibitkiler.com/sara-epilepsi.html</guid>
		<description><![CDATA[SARA (EPİLEPSİ) Epilepsi olarak da bilinen sara be­yindeki anormal elektriksel boşalımın bir sonucu olarak nöbetler halinde or­taya çıkan kronik bir bozukluktur. Sa­ra nöbetleri aniden başlar ve sona erer; vücutta havale gibi genel kasılmalara ve bilinç bozukluklarına yol açar. Nö­betin özellikleri elektriksel boşalımın beyindeki yerine göre değişir. NEDENLERİ Sara olgularının büyük bölümünde ke­sin bir neden saptanamaz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.yararlisifalibitkiler.com/xmlrpc/images/sara-epilepsi.jpg" width="150" height="150" alt="sara epilepsi SARA (EPİLEPSİ)"  title="SARA (EPİLEPSİ)" />
<p>SARA (EPİLEPSİ)<br /> Epilepsi olarak da bilinen sara be­yindeki anormal elektriksel boşalımın bir sonucu olarak nöbetler halinde or­taya çıkan kronik bir bozukluktur. Sa­ra nöbetleri aniden başlar ve sona erer; vücutta havale gibi genel kasılmalara ve bilinç bozukluklarına yol açar. Nö­betin özellikleri elektriksel boşalımın beyindeki yerine göre değişir.<br /> NEDENLERİ<br /> Sara olgularının büyük bölümünde ke­sin bir neden saptanamaz. Nedeni bi­linmeyen bu olgulara idiyopatik ya da esansiyel sara adı verilir. İdiyopatik saralı birçok kişinin anne baba ya da yakın akraba gibi aile üyelerinde hiç­bir hastalık belirtisi olmamasına kar­şın sara tipinde elektroensefalografi (EEG) değişiklikleri gözlenmiştir. Ba­zı olgularda da sara beyindeki işlev bozukluklarından ya da beyni etkileyen genel bozukluklardan kaynaklanır. Belli bir etkene bağlı bu olgulara orga­nik ya da semptomatık sara denir. Sa­raya yol açan başlıca beyin lezyonlan arasında beyin tümörleri, kafatası-beyin travmaları, doğum travmaları ya da doğuma bağlı beyin hastalıkları sa­yılabilir. Beyni etkileyerek sara nöbet­lerine yol açan genel (sistemik) hasta­lıkların başlıcaları ise beyin dokuları­na oksijen ulaşmasını engelleyen dola­şım bozuklukları, karbon monoksit, al­kol gibi maddelere bağlı zehirlenme­ler, hem yüksek ateş, hem de beyinde iltihap yapabilen enfeksiyonlar, üremi, alkaloz ve aşın insüline bağlı kan şe­keri düşmesi gibi metabolizma bozuk­luklarıdır. John Hughlings Jackson’m 19. yüzyılda yaptığı sara tanımı günü­müzde de geçerlidir. Sara nöbeti, be­yindeki elektriksel yükün ani, aşın ve hızlı bir boşalmasıdır. Bütün vücuda yayılan kasılmalar, sınırlı bir odaktan kaynaklanan anormal elektriksel boşa­lımın bütün beyni kaplamasına bağlı olarak gelişir. Sinir hücreleri (nöron) boşalımın hızla beyne yayıldığı genel (yaygın) sara nöbetinde, yalnızca kli­nik belirtilere dayanarak boşalımın çı­kış yerinin kesin biçimde saptanması olanaksızdır. Nöron boşalımı çıkış noktasıyla sınırlı kalırsa ya da klinik belirtilerin ve elektroensefalografik bulguların görülebileceği kadar yavaş yayılırsa, olayın başlangıç noktası sap­tanabilir.<br /> Sara odağının saptanmasında baş­langıç belirtisi çok önemlidir.<br /> GÖRÜLME SIKLIĞI<br /> Sara oldukça sık görülen bir hastalık­tır. Nedeni bilinmeyen saranın nüfu­sun yüzde 0,5 kadarında bulunduğu tahmin edilmektedir. Erkeklerde ka­dınlardan daha sık rastlanan sara ço­ğunlukla çocukluk ve ergenlik çağında başlar, ama erişkin yaşta da ortaya çı­kabilir. Genellikle değişik yaş grupla­rında farklı nedenlere bağlı olarak ge-, lişir. Çocuklukta başlıca nedenleri do-1 ğum travmaları, beyin iltihaplan (en-.; sefalit) ve kazalara bağlı travmalardır. Nedeni bilinmeyen sara çocuklukta seyrek görülürken, ergenlikte en sık rastlanan sara türüdür. Erişkinlerde ise sara nöbetlerine daha çok beyin tümör­leri, kafatası travmalan, alkolizm ve damar bozukluklan yol açar.<br /> BELİRTİLERİ<br /> Sara türleri belirtilerine göre sınıflan–drrılır. Bu sınıflandırma tedavinin te­melini oluşturması açısından çok önemlidir.<br /> • Grand mal ya da yaygın sara nö­beti – Grand mal “büyük hastalık” anlamına gelir. Çoğunlukla nöbetten bir­kaç saat önce hastada baş ağrısı, duyu bozuklukları (karıncalanma vb), ruh hali değişiklikleri gibi belirtiler ortaya çıkar. Nöbetin hemen öncesinde “au-ra” adı verilen bir dönem görülür. Au-ra dönemi belirtilen hareket ya da du­yularla ilgili olabilir. Hasta dişlerini gıcırdatır, kol ve bacaklarım hızla ha­reket ettirir, gozkapaklarını kırpıştırır. Vücudunda karıncalanma, yanma du­yar. Görsel varsanılar yaşar; görme alanını sınırlayan parlak noktalar (pa­rıltılı skotom), ve renkli ışıklar görür. Kulaklarında uğultu, çınlama, insan ve zil seslen duyar; olağandışı koku ve tatlar alır. Endişeye, öfkeye, gerçek dı­şı düşüncelere kapılır; zihnine çeşitli anılar dolar. Aura döneminin hemen ardından sara nöbeti başlar. Hasta ço­ğunlukla bir çığlık atar, bilincini yitirir ve yere düşer. Kol ve bacakları kasılır, çenesi kilitlenir, gözleri kayar. Solunu­mu birkaç saniye süreyle durur; soluk­suz kalma nedeniyle yüzü moranr. Otuz saniye kadar süren bu kasılma sı­rasında vücut katılaşır. Vücudun katılaştığı uzun kasılma dönemi nöbetin tonik evresidir. Ardından gelen klonik evrede kasılmalar kısa gevşeme dö­nemleriyle birbirini izler. Hasta bütün vücuda yayılan ritmik kasılmalarla sar­sılır; çenelerinin kasılması sırasında dili dişlerinin arasına sıkışarak yarala­nabilir. Yüz kasları gerilir, tükürük salgısı artar, ağzı kopürür. Bu arada büzgen kaslar gevşediğinden hasta id­rarını ve dışkısını kaçırır. Nöbet genel­likle birkaç dakika sürer; derin bir iç çekme ve genel bir gevşemeyle sona erer. Nöbetten sonra hasta birkaç saat boyunca bilinçsiz ve duyarsız kalır. Yavaş yavaş kendine gelir, ama nöbeti hatırlamaz. Nöbet sonrasında kasılma­ya bağlı kırıklar, felçler, ayrıca duyu ve davranış bozuklukları görülebilir. Uzayan ya da art arda yineleyen grand mal nöbetleri Ölüme yol açabilir.<br /> Nöbetler daha çok gece ve sabah saatlerinde ortaya çıkar. Alkollü içki ya da heyecan gibi etkenlerle hızlana­bilir. Hastalığın başlangıcında nöbet­ler görece seyrektir (yılda 2-3 defa); daha sonra sıklaşır, hatta her gün yine­leyebilir.<br /> • Petit mal  Petit mal “küçük hasta­lık” anlamına gelir. Geçici bilinç kay­bı, bir kas ya da kas grubunda klonik kasılma (miyokloni), kasların hareket gücünde azalma (akinezi) gibi nedeni bilinmeyen sara belirtileriyle ortaya çı­kar. Bu belirtilerin hepsi bir arada bu-, lunmayabilir. Geçici bilinç kaybı bir­kaç saniye sürer. Bu süre içinde ko­nuşma türünden bütün etkinlikler du­rur, ama yürüme gibi otomatik hare-1 ketler korunur. Bilinci yerine gelince hasta olayla ilgili hiçbir şey hatırla-’ maz; bilinç kaybı bazen hiç fark edil­meden de geçebilir. Miyokloniler, göz kırpma gibi kısmi kas kasılmaları biçi­minde ortaya çıkar. Hastanın düşmesi ya da kaslarının gevşemesi sonucu elindeki nesneyi düşürmesi gibi belir­tiler akinezi kapsamına girer.<br /> • Psikomotor nöbet – Bilincin bula­nıklaşması ve otomatik davranışlarla ortaya çıkar. Kasılma görülmez. Hasta rüya haline benzer bir durumdadır. Amaçsız hareketler ve jestler yapar; daha sonra nöbetle ilgili hiçbir şey ha­tırlamaz.<br /> • Bölgesel sara nöbeti ya da Jack-son sarası – Klonik kasılmalar yüz, ayak ya da elde başlar. Daha sonra ya­kın bölgelere yayılır. Nöbet genellikle vücudun bir yarısıyla sınırlı kalır, ama bir süre sonra bütün vücuda da yayıla­bilir. Bilinç kaybı yalnızca nöbet bü­tün vücuda yayıldığında görülür.<br /> • Sara durumu (Status epilepticus) – Kasılma nöbetlerinin birbirini izledîortaya d ve iki nöbet arasında hastanın bilinci bir arada bilincin kapalı kaldığı “sürekli” sara bilinç kaybı bunudur.</p>
<p>TEDAVİ<br /> genellikle Hastaların büyük bölümünde ilaç teda-1 kalır, ama visi başarılı sonuç verir. Az sayıda has-ı da yayıla-nöbet bümaların kaynaklandığı zedelenmiş ya­rıküre Öbüründen ayrılır.Sara nöbetlerinin beyne yerleştiri­len elektrotlarla denetim altına alınma­sı henüz deneysel nitelikte olan bir te­davi yöntemidir. Saranın ilaçla tedavi­sinde hastalığın nedeni bilinmeyen tür­den mi yoksa organik bir nedene mi bağlı olduğu fazla önem taşımaz. Önemli olan hastanın öyküsüne ve tıb­bı muayenesine dayanan klinik tanıdır. Hastalığın değişik biçimlerinde her ilacın etkisi farklı olduğundan en uy­gun ilacın seçilmesi de çok önemlidir. Doğru bir klinik tamdan sonra sara nö­betlerini Önleyen (antiepileptik) ilacın seçiminde şu ölçütler temel alınmalı­nır:<br /> • Tedavi edici etkisi kanıtlanmış gü­venilir bir ilaç seçilmelidir.<br /> • Tedavi uzun süreceğinden en ucuz ve yan etkisi en az olan ilaç seçilmeli­dir. İlacın plazmadaki yoğunluğunun güvenilir biçimde ölçülebilmesi ve te­davide bu tür ilaçların kullanılması ge­rekir. İlacın yan etkilerini en aza indir­mek için hem başlangıç dozunun, hem de sürdürülecek dozun belirlenmesi çok önemlidir. îlacın vücuttan atılma süresi her hastada farklı olabildiğinden kandaki düzeyinin ölçülebilmesi teda­viyi kolaylaştırır. Bu nedenle özellikle başlangıçta ve belirli aralıklarla yapı­lan kontrollerde hastanın uzmanlaşmış merkezlere başvurması gerekir. Sara tedavisinin başarısızlığı genellikle dört basit yanlıştan kaynaklanır:<br /> &#8211; Yanlış tanı ve buna bağlı olarak etkisiz bir ilacın seçilmesi.<br /> &#8211; Çok sık ilaç değiştirilmesi ve do­layısıyla kullanılan ilaçların etkisinin tam değerlendirilememesi.<br /> &#8211; Önerilen ilacın özelliklerinin ve sınırlamalarının hastaya ve ailesine açıklanamaması.<br /> &#8211; İlacm aniden kesilmesi ve buna bağlı olarak nöbetlerin sıklaşması.<br /> Doğru tam ve ilaç seçiminden son­ra, tedaviye en düşük dozla başlanır. Düzelme olmazsa, hastalık denetim al­tına alınıncaya ya da ilacın ilk yan et­kileri ortaya çıkıncaya değin doz artırı­lır. Yan etkiler görülürse ilaç azaltılır ve ikinci bir ilaç kullanılmaya başlarur. Sara tedavisinde bir ilaç beklenen sonucu vermezse, buna ikinci bir ilaç eklenir ve birincisi aşamalı olarak azal­tılır, çünkü ilacın aniden kesilmesi nö­bete yol açabilir.<br /> Saralı hastaların beslenme konu­sunda çok dikkatli olmaları gerekir. Alkollü içkiler tümüyle kesilmeli, kü­çük dozda bile alkol alınmamalıdır. Güç sindirilen, aşın duyarlılık yapan ve hastaya dokunan besinlerden kaçın­mak gerekir. Yalnızca sebze meyveyle beslenme kanda alkali oranım artırdığından (alkaloz) uygun değildir. Keto-jen diyet, yani kalori gereksinimin bü­yük bölümünün ketona indirgenen yağlarla karşılandığı bir beslenme programı önerilir. Karbonhidratlar ve proteinler kısıtlanır; organizmaya ge­rekli kaloriler yağlı besinlerle sağla­nır. Hasta yağların asitleştirici etkisin­den yarar görür. Besinlerin miktarı hastaya göre değişir. Çocuklara ortala­ma 15 gr karbonhidrat, 25 gr protein, 180 gr yağ verilir; erişkinlerde bu oranlar korunarak miktarlar artırılır.<br /> Ketojen diyetin olumlu etkisi ve bazi olgularda nöbetleri seyrekleştirdiği bi­linmektedir. Ama fazla yağlı bir bes­lenme her hasta tarafından kolayca uy­gulanamaz. Saralı hastanın sıvı besin ve içecekleri de kısıtlaması gerekir; tuzun azaltılması bunu kolaylaştırır,] Ketojen ve kuru bir diyetin uygulan-] ması her zaman kolay değildir, ama genel bir Önlem olarak karbonhidratı ve proteinleri azaltarak yağlan artır­mak, içecekleri sınırlamak ve alkolü] kesmek önerilir.</p>
<p>.</p>
</p>
<p>Soru</p>
<p>Miyoklooik sara nedir?</p>
<p>Cevap<br /> Sık ve yüzeysel kas kasılmalarıyla sara tipi kasılmalann bir arada görüldüğü kalıtsal bir hastalıktır. Mi-yokloni vücudun bütün kaslanna yayılabilir, ama daha çok kollarda görülür ve daha sonra başka bölgelere yayılır.<br /> Bazen miyoklonik nöbetler saradan bağımsız olarak ortaya çıkar ve süresi değişebilir. Bazen de bölgesel miyoklonik nöbetler yaygınlaşır ve sonunda tıpkı saraya benzeyen aynı nitelikte bir nöbete dönüşür. Has­talığın ileri evrelerinde kaslarda yaygın ve Parkinso^ha^hğındaki gibi gittikçe şiddetlenen bir katılaşma da ortaya çıkabilir.</p>
<p>Soru</p>
<p>Başka duyusal uyaranlar da sara nöbetine yol açabilir mi?
<p>Cevap<br /> Özellikle ağır beyin bozukluğu olan çocuklarda ani bir gürültü ya da vücudun bir noktasına beklenmedik bir dokunma ya da bir itme nöbeti başlatabilir. Bu nöbetler, kol ya da bacakta birkaç saniye süren kısa ka­sılmalar ya da seğirmeler biçimindedir. Nöbete her zaman bilinç kaybı eşlik etmez. Daha çok bebeklerde görülen bu tur sıçramalı nöbetler de refleks sarası grubuna girer.<br /> Refleks sarasının özel bir türü olan “plevra sarası” akciğer zan (plevra) iltihabına ya da delinmesine bağlı olarak ortaya çıkar. Nöbetler bütün vücuda yayılan tipte olabilir. Çok ender olarak da gittikçe daha sık ara­lıklarla yineleyerek sürekli hale (status epilepticus) gelebilir.<br /> Akciğer zarına hava girmesinden (pnömotoraks) sonra sara nöbetleri görülen bazı hastalarda bu durum ha­va embolilerinin akciğer dolaşımına girerek, beyne ulaşmasına ve tıkanma yapmasına bağlanmıştır.</p>
</p>
<p>Soru</p>
<p>Heyecan sara nöbetine yol açabilir mi?</p>
<p>Cevap<br /> “Duygusal” kökenli sara nöbetleri heyecana bağlı olarak ortaya çıkar. Genellikle ruhsal açıdan değişken ve aşırı duyarlı kişilerde görülür.</p>
<p>Soru</p>
<p>Işık sarası.y a da fotojenik sara nedir?</p>
<p>Cevap<br /> Refleks sarasının bir türüdür. Kasılma nöbetleri aralıklı, yanıp sönen, titrek bir ışığa bağlı olarak başlar. Gerçekte çok ender görülen bir sara türüdür, ama petit mal türü saralılarda “aralıklı ışıklı uyarı” denen tek­nikle nöbet başlatılabilir. Bunun için özel bir elektronik aygıtla gözün ağtabakası saniyede 10-20 kez rit­mik bir ışıkla uyanlır.</p>
<p>Soru</p>
<p>Grand mal ve petit mal dışında sara türleri var mıdır?</p>
<p>Cevap<br /> Sara çok çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Bir kas ya da kas grubunda klonik kasılmalarla ortaya çıkan (miyoklonik) sara, vücudun bir bölümünde sürekli kasılmanın görüldüğü kısmi sürekli sara ve belirli uyanlardan kaynaklanan ışık sarası (fotojenik sara) gibi türleri vardır.</p>
<p>
<p>sara epilepsi ilaçları,sara epilepsi belirtileri,sara epilepsi hastalığı vikipedi,sara epilepsi nöbeti,sara epilepsi hastalığı</p></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yararlisifalibitkiler.com/sara-epilepsi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BEYİN TÜMÖRLERİ</title>
		<link>http://www.yararlisifalibitkiler.com/beyin-tumorleri.html</link>
		<comments>http://www.yararlisifalibitkiler.com/beyin-tumorleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 11:52:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beyin Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[beyin tümörleri]]></category>
		<category><![CDATA[beyin tümörleri kötü huylu]]></category>
		<category><![CDATA[beyin tümörleri pdf]]></category>
		<category><![CDATA[beyin tümörlerinde bitkisel tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[beyin tümörlerinde radyoterapi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yararlisifalibitkiler.com/beyin-tumorleri.html</guid>
		<description><![CDATA[BEYİN TÜMÖRLERİ: Kafaiçi tümör dendiğinde, anatomik ve klinik açıdan kafatası boşluğunun içinde gelişen ve beyin dokusuna yerle­şen ya da beyne dışarıdan baskı uygula­yan bütün kütleler anlaşılır. Bunlar hem dar anlamda tümörleri (neoplaziler), hem granülomları (tüberkülom, gom), hem de asalak kistleri içerir. Kafaiçi tümörleri sinir dokusunun kendi unsurlarından ve bu doku dışın­daki unsurlardan (damar ve beyin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.yararlisifalibitkiler.com/xmlrpc/images/beyin-tumorleri.jpg" width="150" height="150" alt="beyin tumorleri BEYİN TÜMÖRLERİ"  title="BEYİN TÜMÖRLERİ" />
<p>BEYİN TÜMÖRLERİ:</p>
<p>Kafaiçi tümör dendiğinde, anatomik ve klinik açıdan kafatası boşluğunun içinde gelişen ve beyin dokusuna yerle­şen ya da beyne dışarıdan baskı uygula­yan bütün kütleler anlaşılır. Bunlar hem dar anlamda tümörleri (neoplaziler), hem granülomları (tüberkülom, gom), hem de asalak kistleri içerir. Kafaiçi tümörleri sinir dokusunun kendi unsurlarından ve bu doku dışın­daki unsurlardan (damar ve beyin zarı tümörleri) kaynaklanabilir. Başka or­ganlardaki tümörlerin (sarkom, karsi-nom) yayılımıyla oluşan odaklar da sık görülür. Sinir dokusundan kaynaklanan tümörler, hücre tipine ve olgunluk de­recesine göre büyük bir çeşitlilik göste­rir.</p>
<p>GÖRÜLME SIKLIĞI Beyin tümörlerinin görülme sıklığı 100 bin kişide 3,8 ile 5,1 arasında değişir. Kansere bağlı ölümlerin yüzde 2,7’si beyin tümörlerinin sonucudur; ölüm endeksi her 100 bin kişide, erkeklerde 3,3, kadınlarda ise 2,3′tür. Beyin tü­mörleri çocukluk çağında kan kanser­leri ve kötü huylu lenfomlardan sonra en sık görülen tümör grubunu oluştu­rur; bu yaşlarda rastlanan kötü huylu tümörlerin yüzde 20-25′i beyin tümör­leridir.</p>
<p>NEDENLERİ Travma, virüs, ailevi yatkınlık gibi et­menleri ortaya çıkarmaya yönelik çalış­malar varsa da, bu tümörlerin kökeni halen bilinmemektedir. Bazı tümörler belirgin bir biçimde “embriyonal” ve doğumsal”dır; bazıları ise yaşamın ile­ri evrelerinde ortaya çıkar.</p>
</p>
<p>BELİRTİLERİ Kafaiçi tümörleri iki tür belirtiye neden olur. Birinci gruptakiler genel belirtiler olarak adlandırılır. Bunlar, yerleşimleri neresi olursa olsun bütün kafaiçi tü­mörleri açısından ortak belirtilerdir. İkinci grup belirtiler ise tümörün yerle­şimine bağlıdır. Bu belirtiler tümörün yıkıma uğrattığı beyin bölümlerinin saptanmasında yararlı olurlar. Bunlaı tümörün beyindeki yerleşiminin belir­lenmesine yardımcı olduklarından yer­leşim belirtileri olarak adlandırılır. Be­yin tümörünün kesin tanısı, iki tür be­lirti birlikte görüldüğünde konabilir; ama bir grup ötekinden daha belirgin olabilir. Bazı olgularda genel belirtiler uzun süre görülmeyebilir; bunlar ancak tümör büyüdükten sonra ortaya çıkar­lar.</p>
<p>Beynin kabuk (korteks) bölümü gi­bi baskıya ve zedelenmelere çok duyar­lı bölgelerine yerleşen tümörlerde bu özellik görülür. Bazı olgularda ise yal­nız genel belirtiler tabloya egemendir; yerleşim belirtileri ya çok hafiftir ya da hiç görülmez. Bunlar ancak dikkatli, sa­bırlı ve ayrıntılı incelemelerle saptana­bilir. Bu olgularda tümör tanısı genel belirtilerin özellikleri, şiddeti ve hasta­lığın seyri dikkate alınarak konur; tü­mörün yerleşiminin klinik tanısı, yerel belirtiler saptanamadığı durumlarda yaklaşık olarak yapılabilir.</p>
<p>Alın ve sağ şakak loblan eskiden beynin “sessiz bölge”si kabul edilirdi. Bunun nedeni bu bölgelerin, yankafa ve artkafa loblan gibi hareket ya da duyu işlevlerinin merkezi olmamalarıdır. Do­layısıyla tümörün bu bölgelere baskısı uzun süre belirtisiz seyredebilir. Sinir sistemi muayenesi temelinde tümör ta­nısı sağlayan yöntemlerin geliştirilme­siyle, “sessiz bölge” tümörlerinin de yerlerini az çok belli eden belirtiler ver­dikleri kanıtlanmıştır.” Zihinsel uyuşuk­luk gibi ruhsal kökenli genel belirtile­rin, yerleşim belirtilerini maskelemesi tanıyı güçleştirebilir. Başka bir deyişle, bilinci bulanık durumda olan hasta, he­kimle yeterli işbirliği yapamaz ve çok hassas olan bu belirtilerin yakalanması olanaksızlaşır.Yerleşim belirtileri, her zaman tü­mörün yerleştiği bölgeyi doğrudan göstermeyebilir.</p>
<p>Tümör yakınındaki bir be­yin alanına baskı yaparak bu bölgeye bağlı belirtilerin öne çıkmasına neden olabilir. Ayrıca birincil olarak tuttuğu alanın uzak bölgelerle ilişkisini sağla­yan birleştirici lifleri keserek bununla ilgili belirtilere neden olabilir (en bili­nen örneği alın lobu tümörlerinde, be­yincik lezyonlarmm tipik belirtilerinin görülmesidir). Tümör kafa sinirlerine uzaktan baskı yapabilir. Örneğin, şakak lobu tümörleri aşağı doğru baskı yapa­rak beyin sapını ye buradan çıkan kafa sinirlerini etkileyebilir. Tabloya tümö­rün bulunduğu beyin yarıküresinin ileri derecede ödemli olması da eklenir. So­nuç olarak, beyin tümörlerinin yerel be­lirtileri, yalnızca tümörün geliştiği böl­genin tutulmasının doğrudan yansıması değil, aynı zamanda uzak etkilerin de bir sonucudur.</p>
<p>• Genel belirtiler – Bu belirtiler kafaiçi basınç artmasına bağlıdır; gerek tümör kütlesinden, gerek beyin-omurilik sıvısı dolaşımındaki bozukluklardan kaynak­lanırlar. Aynı belirtiler, beyin-omurilik sıvısının aşın üretimine ve sıvı akımı­nın engellenmesine (tıkayıcı hidrosefali [beyin karıncıklarında aşın beyin-omurilik sıvısı birikmesi]) bağlı olarak kafaiçi basınç artmasının söz konusu olduğu hastalıklarda da görülür. Bu be­lirtilerin hepsine birden kafaiçi basınç artışı sendromu (KİBAS) adı verilir. Genel belirtilerin en önemlileri baş ağrısı, kusma ve papilla (kör nokta) sta-zıdır. Bunlara daha seyrek görülen ama oldukça anlamlı olan zihinsel uyuşuk­luk, uykuya eğilim ve nabız azalmasını da eklemek gerekir.</p>
<p>- Baş ağrısı: En sık ve en erken görü­len belirtidir, genellikle şiddetlidir. Sü­rekli olabilir, seyrek olarak da başlan­gıç evresinde nöbetler halinde gelir. Bazı olgularda yoğun ve yırtıcı Özellik­te, bazılarında ise daha hafif nöbetler biçimde gittikçe şiddetlenerek seyreder. Genellikle artkafa çukuru tümörlerinde, öteki bölgelerdekine oranla daha erken ve şiddetlidir. Bu tümörlerde belirtiler genellikle ani ve çok şiddetli baş ağnsı ile başlar. Tümör kütlesinin dördüncü kanncığa yaptığı baskı sonucu beyin-omurilik sıvısı dolaşımının engellenme­si (hidrosefali) KİBAS yaparak kusma­ya neden olur.Baş ağrısı yaygın, ya da yerel özel­likte olabilir. Ağrılı alan seyrek olarak tümörün yerine uyar. Ağrı yalnızca tü­mörün bulunduğu beyin yarımküresini doğru olarak gösterir. Beyincik tümör­lerinde ağn, genel kural olmamakla bir­likte, daha çok alın bölgesindedir. Tü­mörün yerleşimine uyan ağn, genellikle kafatası duvarına doğrudan baskı yapan yüzeyel tümörlerde görülür. Kafatasına baskı uygulama ya da vurma genellikle ağrıyı şiddetlendirir. Baş ağnsmm şiddeti vücudun konu­muna göre değişebilir; genellikle dik durulduğunda şiddetlenir, yatıldığmda azalır.</p>
<p>- Kusma. Kafaiçi basmç artmasına bağ­lı kusma yemeklerle ilgili değildir; bu­lantı görülmez, fışkırma biçimindedir. Bu özellikleri nedeniyle beyin kökenli kusmaya kolay kusma (bulantısız kus­ma) da denir; ama bu özelliklerin deği­şiklik gösterdiği de olur. Beyin kökenli kusma daha çok sabahlan aç karnına görülür. Bazı olgularda yemeklerden ya da biraz su içtikten sonra bulantıyla da ortaya çıkabilir ve halsizlik yaratabilir. Vücudun duruşundaki değişiklikler baş ağnsı gibi bulantıyı da etkiler. Beyin kökenli kusma, artkafa çuku­ru tümörlerinde Öteki bölgelerin tümör­lerine oranla daha sık görülür.</p>
<p>- Papilla stazı: Kafaiçi tümörlerinin hemen hepsi gözde papilla (kör nokta) de­ğişikliklerine yol açar. Papilla şişip dı­şarı doğru kabanrken kenarları silinir, çevresindeki ağtabaka damarları dirsek biçiminde bir çıkıntı yapar. Artkafa çu­kuru tümörlerinde, papilla stazı ile bir­likte ağtabakada kanama odaklan da sık olarak görülür. Tek yanlı papilla stazı, önkafatası çukurundaki bir tümörün belirtisidir. Özellikle alın lobunun alt yüzünün tü­mörlerinde saptanan ve gözlerde ortaya çıkan bir sendrom, her olguda görülme­se de yerleşimle İlgili önemli bir belirti­dir. Bu olgularda tümörün bulunduğu taraftaki gözde birincil optik atrofı (do­ku gerilemesi), karşı taraftaki gözde ise papilla stazı görülür. Optik atrofı tümö­rün doğrudan görme siniri liflerine yap­tığı baskıya bağlıdır; papilla stazı ise kafaiçi basınç artmasının bir sonucudur.</p>
<p>- Nabzın seyrekleşmesi: Seyrek görülen bir belirtidir. Tanı açısından değeri ge­nellikle abartılmıştır. Bulunması başka genel belirtilere anlam katar, bulunma­masının ise bir önemi yoktur. Daha çok artkafa çukuru tümörlerinde gözlenir; büyük bir olasılıkla vagus sinirinin soğanilikteki çekirdeklerinin baskıya uğ­ramasına bağlıdır.</p>
<p>- Baş dönmesi: Baş hareketleri ile uyarı­lan öznel ya da nesnel baş dönmesi be­yincik ve işitme siniri tümörlerinde gö­rülür. Başka bölge tümörlerinde gözle­nen geçici bilinç bozuklu­ğu, baygınlık ve ani fena­laşma gibi yakınmalar hasta tarafından yanlışlıkla baş dönmesi olarak tanımla­nabilir. Baş dönmesi yal­nızca bu anlamda genel be­lirtiler arasında sayılabilir. Ayrıca beyin yarıküreleri­nin tümörlerinde gerçek baş dönmesi de görülebi­lir. – Çırpınma nöbetleri. Es­kiden genel belirtiler ara­sında sayılan çırpınma nö­betleri aslında kafaiçi basınç artmasına bağlı değil­dir.</p>
<p>Jackson sarası nöbetleri hemen her zaman tümörün Beyin kabuğunu (korteks) ze­delediğini gösterir. Vücudun bürününü tutan çırpınma nöbetleri beyin yarıkürelerinin başka bölümle­rinde, özellikle şakak lobu tümörlerin­de ortaya çıkar. Şakak lobunun sara tipi çırpınma nöbetlerinin gelişimindeki Önemi iyi bilinir. Beyin tümörü olgula­rında ortaya çıkan yaygın çırpınma nö­betleri tümörün yerel bir belirtisi ola­rak kabul edilmelidir. Kafaiçi basınç artmasının erken ve ağır olduğu artkafa boşluğu tümörlerinde çırpınma nöbeti çok seyrek görülür. Oysa şakak lobu tümörlerinde, çırpınma nöbetleri kafai­çi basınç artması belirtilerinden çok önce (bazen yıllarca önce) ortaya çıka­bilir.</p>
<p>- Zihinsel uyuşukluk: Zihinsel uyuşuk­luk duygularda kabalaşma, algılamada gecikme ve düşünsel işlevlerde yavaş­lama biçiminde ortaya çıkar. Hasta ka­yıtsız, apatik (duyumsamaz) ve dikkat­siz görünür; kavrama yeteneği azalmış­tır ve soruları geç yanıtlar. Zihinsel uyuşukluk beyincik tümörlerinde az görülür, alın lobu başta olmak üzere beyin yarıkürelerinin tümörlerinde de­ğişmez bir belirtidir. Ama alın lobu tü­mörlerinde zihinsel uyuşukluktan çok ” daha şiddetli ruhsal bozukluklar gözle­nir. Daha çok zihinsel uyuşukluk görü­len olgularda esneme sık rastlanan bir belirtidir.</p>
<p>Özet olarak, kafaiçi tümörlerin be­lirtileri baş ağrısı, kusma, papilla stazı, nabzın seyrekleşmesi ve zihinsel uyu­şukluktur. İlk üçü özellikle artkafa boş­luğu tümörlerinde sık rastlanır, erken ortaya çıkar ve ağır bir tablo oluşturur; zihinsel uyuşukluk ise beyin yarıkürele­rinin tümörlerinde yaygındır.</p>
<p>- Odaksal ve yerel belirtiler. Tümör kütlesi, genel belirtilerin yanı sıra yer­leşime bağlı özgül bozukluklara da ne­den olur.</p>
<p>• Beyin kabuğundan kaynaklanan bozukluklar- En sık örülen sendromlar şunlardır:</p>
<p>- Rolando sendromu. Beynin Rolando yangı olarak da bilinen orta oluğu, ha­reket ve duyu merkezlerini birbirinden ayırır. Rolando sendromu tümörün kar­şısındaki beyin yanküresinde görülen kasılma ile birlikte ortaya çıkan güç azalması (spastik hemiparezi) biçimin­deki hareket bozukluklarıdır. Bazen gö­rülen basit yerel felçlere, bacaklarda kollara oranla daha çok rastlanır. Öz­gün bir belirti de kısmi çırpınma nöbet­leridir. Duyu bozuklukları ise daha az görülür ve daha geç ortaya çıkar.</p>
<p>- Alın lobu sendromu. Bu sendromu oluşturan belirtiler, kas gerginliği deği­şiklikleri; ekstrapiramidal sistem belir­tileri; genellikle bir çırpınma nöbetinin başında görülen, göz ve başın birlikte bir yana kayması; denge ve hareketler­de eşgüdüm bozuklukları (frontal ataksi); idrar ve dışkı bozuklukları ile bir­likte otonom sinir sistemi düzensizlik­leri; konuşma güçlüğü (afazi) ve ruhsal değişikliklerdir. Ruhsal değişiklikler bellek bozukluğu), mutizme (dilsizlik) kadar /arabilen hareket inisiyatif bozukluklan, aşın neşelen- _ me yönünde kişilik bozukluklandır.</p>
<p>- Yankafa lobu sendromu. Öznel ve nesnel duyu bo­zukluklan görülür. Öznel duyu bozuklukları kann-calanma ve uyuşmadır. Nesnel duyu bozuklukları ise, duruş algılamasındaki; acı, ısı, dokunma uyaranlarını ayırt etme yeteneğindeki; cisimlerin bi­çim, ağırlık, hacim ve içeri­ğini tanımadaki değişiklik­lerle ortaya çıkar. Kas erimesi (atrofı) biçimindeki bozukluklar ile görme ve tat bozukluklan da görülebilir.</p>
<p>- Şakak lobu sendromu. Beyin yarıküre­lerinin şakak lobu lezyonlan baskın olan beyin yanküresindeyse konuşma bozuklukları öne çıkar. Artkafa lobunun derinliklerindeki lezyonlar ise görme bozukluklarına yol açar. Sara nöbetleri sıktır. Görme, işitme, tat ve koku varsanıları tümörün yerini belirlemede önem taşır.</p>
<p>- Artkafa fobu sendromu. Görme bozuk­lukları, varsanılar ya da görsel yanılsa­malardan oluşur.</p>
<p>• Arka çukur sendromu – Tüm arka çukur tümörlerinde beyin-omurilik sıvı­sı dolaşımının bir engelle karşılaşması, erken ve giderek ağırlaşan bir kafaiçi basınç artması sendromuna neden olur.</p>
<p>İki biçimi vardır: – Beyincik foblarının sendromu. Dismetri (kas hareketlerinde uzaklığı sağlayamama), asinerji (kaslarda eşgüdüm kusuru), kas gerginliğinde azalma, edil­genlik artması gibi hareketlerle ilgili be­yinciğe bağlı bozukluklar tabloya ege­mendir. Bunlara nistagmus (göz titre­mesi), baş dönmesi ve yürüme bozuk­lukları da eklenir. – Orta çizgi (linea mediana) sendromu. Denge yitimi ve geriye’ doğru yürüme eğilimi gibi denge bozuklukları her za­man ön plandadır. Kusma ve soğanilik otonom sinir sisteminin öteki işlevlerin­de bozulma da tabloya eklenir.</p>
<p>İNCELEMELER</p>
<p>Teknolojideki gelişmeler tanıya varma­da hekimlere büyük kolaylıklar sağla­mıştır. Günümüzde bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT) ve magnetik rezo­nans (MR) gibi yanılma payım çok azaltan inceleme yöntemlerinin gelişti­rilmesiyle, beyin tümörleri ve öteki ka­faiçi yer kaplayan hastalıkların tanısı çok kolaylaşmıştır. Anjiyografinin (kontrast madde verilerek damarların görüntülenmesi) Özellikle beyin damar­larındaki hastalıkların tanısında önemli yeri vardır. Pnömoensefalografi ve ventrikülografi eskiden olduğu kadar sık kullanılmamaktadır. Ekoensefalog-rafi ise yenidoğanlarda, özellikle hidro­sefali tanısında çok geçerli bir yöntem­dir.</p>
<p>• Kafa filmi – Kafa filmi alındığında beyin tümörü olgularının yaklaşık yüz­de 30′unda değişiklik görülür. Kafa fil­mi, kafaiçi süreçle ilgili doğrudan ya da dolaylı belirtilerin ortaya konmasını sağlar. Doğrudan belirtilerin başlıcalan, yüzde 6-8 oranında görülen kalsiyum çökeltileri, tümörün doğrudan etkisiyle kemiklerde gerçekleşen doku yıkımları ve dokuların yer değiştirmeleridir. Do­laylı belirtiler ise kafaiçi basınç artması sonucu ortaya çıkar.</p>
<p>• Ekoensefalografi – Öteki tanı yön­temleriyle birlikte uygulanan basit bir incelemedir; tanıya ulaşmak için tek ba­sma yeterli değildir.• Bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT) ve magnetik rezonans (MR) -Kafaiçi tümörlerin tanısında en yararlı tanı yöntemleridir. Bu yöntemlerle tü­mörün sağlıklı beyin dokularından ayırt edilmesi sağlanır. Uygulanması kolay olduğundan, damar yoluyla ger­çekleştirilen yöntemlerden önce başvu­rulur.</p>
<p>• Beyin anjîyografisi – Yıllardır beyin tümörlerinin tanısmda temel yöntemler­den biri olarak yaygın bir biçimde kul­lanılmaktadır. Uyluktan, omur atarda­marlarından ya da şahdamarmdan soku­lan bir kateter ile yapılır. Tümörün ke­sin tanısını sağlar ve beyin cerrahları­nın tümör içi ve çevresindeki damarlanmayı kavramalarına yardımcı olur. Öbür yöntemlere oranla tartışmasız üs­tünlükleri olan anjiyografinin uygulan­masında bazı tehlikeler de söz konusu­dur. Anjiyografi yapılan hastaların yüz­de 3-5′inde tek yanlı felç ya da güç azalması, konuşma kaslarındaki bozuk­luklara bağlı konuşma güçlükleri, bilinç bozukluğu, koma, çırpınma nöbetleri gibi komplikasyonlar görülebilir. Bu is­tenmeyen sonuçların büyük bir bölümü geçicidir, bir süre sonra iyileşme görü­lür. Kalıcı bozuklukların görülme oram yalnızca binde 9′dur.</p>
<p>• Pnömoensefalografi ve ventrikü­lografi – Uygulamaları birbirine ben­zediği için, beyin karıncıkları sistemi ve örümceksi (araknoit) zar altı boş­lukların incelenmesinde birlikte kulla­nılırlar. Tanı karıncık ya da sarnıç sis­temindeki baskı, yer değişikliği ve bi­çim bozukluklarının görülmesi ile ko­nur. Bilgisayarlı tomografi ve magne­tik rezonans bulunduktan sonra bu yöntemlerin kullanımı azalmıştır. Ama özellikle beyin orta hattının derin lezyonlarının tanısında (II. ve IV. karın­cık, Türk eyeri bölgesi) bugün de kul­lanılmaktadırlar. Uygulama sonrasında seyrek olarak bulantı, kusma ve baş ağrısı gibi istenmeyen sonuçlar gelişe­bilir. Ölümle sonlanan olgular binde 2′yi geçmez.
<p>• Elektroensefalografı (EEG) – Geç­miş yıllarda sık kullanılan bu yöntem günümüzde de önemini korumaktadır. Özellikle kafaiçi yayılım gösteren bir sürecin varlığını kanıtlamada ve bazen de yerini saptamada yararlıdır. Ama el­de edilen bilgiler hiçbir zaman, cerrahi girişim için yeterli gerekçe sağlayamaz. EEG’de hastalık düşündüren ritimlerin ortaya çıkmasıyla tümörün varlığı ara­sında bir ilişki saptanmışsa da, bu yön­tem yalnızca yol gösterici bir tanı aracı­dır, ardından daha duyarlı inceleme yöntemleri uygulanmalıdır.</p>
</p>
<p>• Biyopsi – Kuşku duyulan bir beyin tü­mörü tanısı biyopsi ile alınan doku ör­neği İncelenerek kesinleştirilebilir. ^Alı­nan doku örneğinin yeterli miktarda ve tanıya varmak için uygun olması temel koşuldur. Beyin biyopsisinin uygula­masındaki başlıca tehlikeler şunlardır: Alınan örneğin azlığından ötürü ya da biyopsinin, süreci tam olarak yansıtma­yan bir bölgede yapılması sonucunda yanlış tanıya varma (olguların yüzde 37’si); kanama (yüzde 5); beyin şişmesi (yüzde 20). Bu son tehlikeli durum ko­ruyucu olarak yüksek doz kortikosteroit grubu ilaç verilerek Önlenebilir. Son yıllarda uygulanan stereotaktik cerrahi sayesinde bu tehlikeler önemli Ölçüde azalmıştır.</p>
<p>TANI Kafaiçi tümörlerinin tanısında aydınla­tılması gereken üç nokta vardır: Tümö­rün genel tanısı, kesin yerinin ve yapı Özelliklerinin tanısı. İlk aşamada yalnız­ca yaklaşık bir yönelim sağlanırken, ikinci ve üçüncü aşamalar tedavi açısın­dan büyük önem taşır. Tümörün genel tanısı, kafaiçi basınç artması belirtileriyle yerleşim belirtileri­nin birlikte bulunmasına dayanır. Kafai­çi basınç artması sendromu, daha Önce de belirtildiği gibi, başlangıçtan itibaren her zaman görülmeyebilir. Bazen ol­dukça geç ve yerleşim belirtilerinden sonra ortaya çıkabilir. Bulunduğunda da her zaman bütün belirtileriyle görülme­yebilir. Örneğin, papilla stazı özellikle önkafatası çukuru tümörleri başta ol­mak üzere olguların yarısında görül­mez.</p>
<p>Bazen kafaiçi basınç artması belir­tileri, yerleşim belirtilerinden önce orta­ya çıkar. Kafaiçi basınç artması sendromu belirtileri, öncelikle serumlu beyin zan iltihabı ile ayırıcı tanı yapılmasını ge­rektirir. Dikkatle yapılan ayırıcı tanı, beyin zan iltihabı ve beyin tümörü dı­şında, beyin-omurilik sıvısının aşırı salgılandığı ya da geri emiliminin en­gellendiği bütün KÎBAS (kafaiçi ba­sınç artışı sendromu) tablolarının de­ğerlendirilmesini sağlar. Başta artkafa çukurunun papillomları (epitelde geli­şen iyi huylu tümör) olmak üzere bazı tümörlerde kafaiçi basınç artması belir­tilerinin aralıklı olarak görüldüğü de unutulmamalıdır. Kist oluşumu ile seyreden serumlu beyin zan iltihabı ile ayırıcı tanı daha zordur. Bu hastalık daha çok tümörle­rin pek görülmediği kafatası tabanında yerleşmesine karşın, iltihabı süreç so­nucunda tepeye yakın bölgelerde kist­lerin oluşmasına yol açabilir. Bu olgu­larda ayırıcı tanı çok güçtür, hastalığın gidişi ayırıcı tanıda iyi bir ölçüt olabi-İir. Tümör olguları her zaman ilerleyici ve kesintisiz bir gidiş gösterirken, kist­lerde duraklama ve iyileşme dönemleri görülebilir. Ama bu, çok belirgin bir Ölçüt değildir, çünkü kistler de birçok olguda kesintisiz bir gelişme gösterebi­lir. Meninjiyomlar (beyin-omurilik zarı tümörü) ile sertzardaki (dura mater) kan pıhtısı kitleleri arasında ayırıcı tanı yapılması bazen güç olabilir; bu pıhtı kitleleri bazen iki yanlıdır (beyin zarı İle beyin arasında; beyin zarı ile kafata­sı arasında) ve yaralanmalar sonucunda oluştuğunda bile çok yavaş gelişebilir­ler. Klinik veriler tanıyı aydınlatmaya yeterli olmadığında bilgisayarlı tomog­rafi ya da magnetik rezonans tüm kuş­kulan giderebilir.</p>
<p>Tümör ile tromboz, kanama ya da emboli gibi damarsal olaylar arasında ayırıcı tanı oldukça kolaydır. Damar olaylannda belirtiler çok hızlı ortaya çı­karken, tümör belirtileri her zaman da­ha yavaş gelişir ve ilerleyici özellikte­dir. Ama hastalığın ilk belirtilerinin tumor kütlesinin ortasındaki ani bir kana­mayla ortaya çıktığı ya da tablonun ani­den ağırlaştığı olgular da bilinir. Tü­mörlerin ilerleyici gidişi ile damar olay­larının duraklayıcı ya da gerileyici gidi­şi, iki sürecin kolayca ayırt edilmesini sağlar.İrinleşme görülmeyen bazı akut be­yin iltihabı olgulan, kafaiçi basınç art­masına benzer belirtiler gösterdiğinden (bazen ağtabaka kanamalarıyla birlikte görülen papilla stazı baş ağrısı) bu ol­gulara “yalancı tümör tablosu oluşturan beyin iltihaplan” da denir. Bunlar ger­çek beyin tümörleri ile ayırıcı tamları güç olan olgulardır.</p>
<p>Ayırıcı tanıda aşa­ğıdaki genel ölçütler kullanılır: Yalancı tümör tablosu yapan beyin iltihaplan-mn başlangıçlan akut ya da subakuttur; baş ağrısı hiçbir zaman kusma ile bir­likte görülmez ve genellikle papilla sta­zı ve ağtabaka kanamaları ile birlikte olduğu halde çok şiddetli değildir; yer­leşimi ile ilgili belirtiler çok hafiftir ya da hiç yoktur; belden alınan beyin-omurilik sıvısının basıncı yüksek değil­dir; pnömoensefalografide beyin kann-cıklannda genişleme ya da biçim bozuklukları görülmez. Tümörlerin yerleşimleri, bulunduk­ları beyin alanına özgü belirtiler değer­lendirilerek saptanır.</p>
<p>Kafaiçi basınç yükselmesi belirtilerinin erken görül­mesi ve şiddetli olması tanıya katkıda bulunabilir. Genellikle erken ve şiddetli bir basınç artması sendromu, sık görü­len kusmalarla ve papilla stazı ile bir­likte olduğunda arka kafatası çukuru tümörünü düşündürmelidir. Oysa papilla stazıyla birlikte olmayan bir basınç art­ması sendromu, belirgin zihinsel uyu­şuklukla birlikte görüldüğünde Ön kafa­tası çukuru tümörü akla gelir. Yapısal özellikleri en zor tanınan konulardan biri beyin tümörleridir. Be­yin apseleri, kistler, tüberkülomlar, gomlar hemen hemen tümörlerle aynı belirtileri verir. Ayırıcı tamda dolaylı Ölçütlerden yararlanılır. Başka bölgeler­de önceden irinli odaklar bulunması (örneğin, irinli kulak iltihabı olgularında apse genellikle şakak lobunda ya da beyinciktedir) ve genel enfeksiyon be­lirtileri (hafif ateş, akyuvar sayısının ve kan sedimantasyon hızının artması) be­yin apsesini düşündürür. Başka organ­larda aynı yapıda kistlerin bulunması; ekinokoklarda casoni deriiçi tepkime testinin pozitif sonuç vermesi; beyin sistiserkozunda ise kanda ve beyin-omurilik sıvısında eozinofillerin (bir akyuvar türü) artması gibi belirtiler asalaklann neden olduğu beyin apselerini gösterir. Gom ve tüberkülomlar klinik olarak tümörlerden ayırt edilebilir: Has­tanın Öyküsünde başka organlarda da tüberküllerin bulunması, frengi testleri­nin (Wassermann, VDRL) pozitif olma­sı, ayırıcı tanıya yardımcı olur.</p>
<p>HASTALIĞIN GİDİŞİ VE KOMPLİKASYONLAR</p>
<p>Beyin tümörlerinin kafatası dışına ya­yıldıkları olgular çok azdır. Klinik gi­dişleri bazı biyolojik özellikleriyle iliş­kilidir. Bu özellikler şöyle sıralanabilir: Tümörün, baskı yapmasına uygun ol­mayan, basıncı değişmeyen bir boşluk­ta yer alan bir organın çevresinde olu­şup yayılması; duyarlı yapılara baskı yapma olasılığı; etkili tedavi yöntemle­rinin uygulanmasındaki güçlük. Birle­şik tedavi yöntemleriyle elde edilen ba­zı başarılara karşın, kötü huylu beyin tümörlerinin gidişi ölümcüldür (hastala­rın yüzde 10′dan azı 5 yıl yaşar). Gidi­şin bu kadar kötü olması tümörün kafa­içi oluşumlar düzeyindeki etkilerinden kaynaklanır; bu etkiler bazen yeterince denetlenemez ve sürekli kafaiçi basınç artması komaya ve Ölüme neden olur. Cerrahi girişimlerin, ışın ve ilaç tedavi­lerinin sonucunda da aynı Ölçüde önem­li komplikasyonlar görülebilir.</p>
<p>TEDAVİ</p>
<p>• Genel ilkeler – Bugüne değin uygu­lanan tüm tedavi girişimleri sonuçsuz kalmıştır; bu nedenle beyin tümörleri ve özellikle kötü huylu gliyomlar (sinir sis­temi destek doku hücrelerinde gelişen tümör) ölümcül kabul edilirler. Tümö­rün yeri genellikle cerrahi girişimin ek­sik kalmasına neden olur (bu da bir ba­şarısızlık nedeni kabul edilir). Sinir do­kusunun yenilenme yeteneği olmadığın­dan, sağlıklı bölgelerin alınması, o böl­genin işlevsel önemiyle orantılı bozuk­luklara yol açar; ağır ve kalıcı sinir sis­temi yeti yitimi ortaya çıkar. Tümör kütlesinin bulunduğu yerde birbirinden farklı üç bölge saptanır. En dışta odağın etrafındaki Ödem bölgesi bulunur; bura­da sağlıklı beyin dokusuna yayılmış du­rumda ve hızla gelişen küçük tümör odakları vardır. Birinci ve üçüncü böl­geler arasındaki ikinci bölge aktif ola­rak gelişen bir dizi hücreden oluşur. Tü­mörün ortasında yer atan üçüncü bölge, doku ölümü ve hücre yıkımı bölgesidir. Tümörün çevresindeki sağlıklı dokuyu alma olanakları oldukça sınırlı olan cer­rah, Ölmüş ve üremeyen bölgeyi bütü­nüyle alabilir, ama üreme durumundaki bölgenin büyük ölçüde bırakılması zo­runludur (tümörün yinelenmesine yol açan bu durum cerrahi girişimin başarı­sızlığının biyolojik nedeni olarak kabul edilir).</p>
<p>• Cerrahi tedavi &#8211; Tümörün radikal bir şekilde çıkarılması güçtür, ama bir bölümünün alınması da hastayı önemli ölçüde rahatlatır. Cerrahi girişim yönte­mi kafatası duvarında bir delik açmak kadar basit ya da kranyotomi (kafatası­nın cerrahi girişimle açılması) gibi kar­maşık bir yöntem olabilir. Basit yön­temle yalnız tümörün ya da beyin kabu­ğunun küçük bir bölümünün biyopsi amacıyla görülmesi sağlanır. Kranyoto­mi yöntemi ise araştırma ve tedavi amaçlarına yönelik geniş olanaklar sağ­lar. Kemiğin kenarı kaldırılarak uygula­nan krany,otomi girişiminde daha geniş bir beyin alanı tedavi edilebildiğinden hasta daha uzun bir süre yaşayabilir. Bütünüyle çıkarılması olanaksız kötü huylu beyin tümörlerinin tedavisinde te­mel hedeflerden biri temiz bir alan ya­ratmaktır.</p>
<p>• Işın tedavisi (radyoterapi) – Gele­neksel bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmekle birlikte, ne ölçüde etkili ol­duğu tam olarak belirgin değildir. Sağ­lıklı beyin dokusuna kalıcı zarar verme­den, yüksek dozda ışın verilmesi günü­müzde de oldukça güç bir teknik soru­nudur. Bugünkü bilgilerimize göre, sinir dokusunun ışınıma dayanma gücü, top­lam dozu parçalar halinde artırarak uy­gulama yöntemine elverişsizdir. Bu ko­şullarda uygulanabilecek olası seçenek­lerden biri hiperbarik oksijen tedavisi ile ışınlama, öteki ise ışına duyarsızlaştırıcı maddelerin de ışınımla birlikte ve­rilmesidir.</p>
<p>• İlaç tedavisi (kemoterapi) – İlaç te­davisine iyi yanıt vermeyen öteki katı kütleli tümörlerde olduğu gibi, beyin tümörlerinin gidişi de verilen ilaçlar­dan fazla etkilenmemiştir. Cerrahi giri­şim ve ışın tedavileri sonrasında yal­nızca bir önlem olarak uygulandığı hal­de, ilaç tedavisi ışın tedavisine oranla beklenen yaşam süresini ve yineleme süresini çok az uzatmıştır. Beyin tü­mörlerinin tümör gelişimini önleyici ilaçlardan fazla etkilenmemesi tümö­rün biyolojik özelliklerine bağlıdır: Damarları az, dokuları ölü ve az oksi­jen alan tümörün orta bölgesinde ilaç­lar etkili tedavi dozuna ulaşamaz; doku ölümü görülen alanda bir artık hücre kütlesinin yer değiştirmesi, tümörün ilaç tedavisi boyunca üremeyi sürdür­mesine neden olur. “Metabolik olarak ayrıcalıklı” ve çoğalma yeteneği olan tümör hücreleri yeni oluşan damarsız bölgelere doğru yer değiştirdiğinden, beyin dokusuna geçmesi engellenen ilaçlar burada yeterli yoğunluğa ulaşa­maz.</p>
<p>• Birleşik tedavi &#8211; Birleşik tedavi de­neyimleri, katı kütleli tümörlerin tedavi­sinde cerrahi ve ışın tedavilerinin birlik­te uygulanmasının en etkili yöntem ol­duğunu göstermiştir. Beyin tümörleri ve özellikle kötü huylu gliyom olguların­da, ışın tedavisiyle birlikte ya da tek ba-şır^ cerrahi tedavinin uygulanmasıyla, ancak bazı belirtileri gidermeye yönelik sonuçlar elde edilebilmiştir. Üç tedavi yönteminin birlikte uygulanması (cerra­hi girişim, ışın ve ilaç tedavisi) beyin tümörü olgularında beklenen yaşam sü­resini biraz daha uzatmakta, hastanın bu süreyi görece rahat geçirmesini sağla­maktadır.</p>
<p>• Komplikasyonlar</p>
<p>1- Cerrahi. Cerrahi girişimin ölümle so­nuçlanması tümörün türüne, genişliğine ve yerine göre değişir. Öteki kompli­kasyonlar ise şunlardır: Girişimden bir­kaç saat sonra ortaya çıkan ameliyat sonrası pıhtı kütlesi oluşumu ile kana­malar; ödem ve enfeksiyon gelişimi; tü­mörün yerine ve kesilip çıkarılan doku­nun genişliğine bağlı olarak, tümörün Çevresindeki sağlıklı dokuların bozul­ması nedeniyle, kalıcı ya da geçici sinir sistemi yetersizlik belirtileri.</p>
<p>2- Işın tedavisi (radyoterapi). Özenle yapılan ışın tedavisinin yararlan sağlıklı dokulara verilen zarardan çok olsa da, iyonize ışınların sinir dokusu üze­rindeki sinir sistemini zedeleyici etkile­ri unutulmamalıdır. Erken ortaya çıkan ve genellikle ge­çici değişiklikler olabilir. Öte yandan, bazı değişiklikler geç görülür ve kalıcı­dır. Erken değişiklikler kendiliğinden düzelebilir ve kortizon grubu ilaç teda­visinden yarar görebilirler. Ama geç değişikliklerin gidişi kötüdür ve tedavi­leri olanaksızdır. Işın tedavisi sırasında kortizon grubu ilaç verilmesi önerilir.</p>
<p>• Destek tedavisi &#8211; Beyin tümörlerinin birleşik tedavilerinde uygulanır. Destek tedavisi, tümör odakları çevresindeki ödemi ve tümörün kütle etkisi sonucun­da gelişen kafaiçi basınç artışım denet­lemeye yöneliktir. Tıkayıcı temelde ge­lişen iç hidrosefali ve çırpınma nöbetle­ri de aynı etkiye bağlanabilir. Önerilen tedaviler tıbbi ve/ya da cerrahidir. Tıbbi tedavide kortikosteroit grubu ilaçlar, sı­vı yitirtici ozmotik ajanlar ve idrar sök-türücüler kullanılır.</p>
<p>• Rehabilitasyon tedavisi – Beyin tü­mörü olgularının genel tedavisinde ol­dukça önemli bir yeri vardır. Birleşik tedavilerle beklenen yaşam süresi uza­tılabilir; ama hastanın yaşamını olabil­diğince rahatlatmak da gerekir. Tümö­rün neden olduğu ve cerrahi girişim sonucu oluşan lezyonlara bağlı eksik­likler çok şiddetli ve yaşamı tehdit edi­ci olabilir. Uygun rehabilitasyon teda­vileri ile, birçok eksiklik kısmen ya da bütünüyle iyileştirilebilir. Sonuçta zi­hinsel ya da hareketlerle ilgili yeneteklerde yeterli bir iyileşme elde edilebi­lir.</p>
<p>BEKLENEN GÎDİŞİ (PROGNOZ) Beyin tümörlerinin gidişi çoğunlukla kötü olduğu ve ölümle sonlandığı halde beklenen yaşam süreci her zaman belir­gin değildir. Kötü huylu gliyomlarda, cerrahi ve ışın tedavisindeki gelişmele­re, yeni kemoterapik ilaçların kullanı­mına ve birleşik tedavilere karşın, süre­cin sonu kötüdür; bu olgular en geç iki yıl içinde ölümle sonlanır. Tek başına cerrahi tedavi 3-6 aylık bir yaşam süresi sağlar, ışın tedavisinin eklenmesi sü­reyi 3-4 ay daha uzatır; bu iki tedaviye ilaç tedavisinin eklenmesiyle gerçekle­şen üçlü tedavi ortalama yaşam süresini 12 ay ya da daha çok uzatabilir. Kötü huylu gliyom olgularında birinci yılın sonunda hastaların yalnızca yüzde 20’si; 24′üncü ayın sonunda ise yalnızca yüzde 10′u yaşar. Gelecekte yeni yön­temlerin bulunması ve/ya da var olan­ların geliştirilmesiyle daha iyi sonuçlar elde edilmesi umulmaktadır. Medulloblastom gibi başka tümörlerde, tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi, hasta­nın zaman içinde uzun süre denetlen­mesi gerekir. Çünkü tümörün yeniden alevlenmesi ve yayılım odakları uzun dönemde, örneğin ilk uygulanan tedavi­den 7-10 yıl sonra, ortaya çıkabilir. Me-dulloblastom olgularında, tedavi giri­şimlerine karşın, hasta 2 yaşından kü­çükse, tümör beyin sapını tutmuşsa ve tümörün alınması kısmiyse hastalığın beklenen gidişi kötüdür. Günümüzde kullanılan birleşik tedavi yöntemleri ol­guların yaklaşık yüzde 60′ında 5 yıllık bir yaşam süresi sağlar. Tedavinin etki­sini klinik düzeyde değerlendirmek zor­dur. Birçok sinirsel yetenek yitimi kalı­cıdır, tümör iyileşse bile bunlar geç­mez. Hastanın kötüleşmesi tümörün ye­niden gelişmeye başlamasına değil, ışın tedavisi sonrası ortaya çıkan ödem ya da hidrosefaliye (beyin karıncıklarında aşırı beyin-omurilik sıvısı birikmesi) bağlıdır.</p>
<p>Tedavinin etkisini değerlendirmede en iyi ölçüt, beklenen yaşam süresidir. Son on yılda anestezi ve cerrahi tekniklerindeki iyileşmeye, bazı ışın tedavisi araçlarının kusursuzlaşmasına ve tümör gelişmesini Önleyici yeni ve etkili ilaç­ların bulunmasına karşın, kötü huylu beyin tümörlerinde beklenen yaşam sü­resi, ne yazık ki, uzatılamamıştır.</p>
<p>OMURİLİK TÜMÖRLERİ Beyin gibi omurilik de genişleme olana­ğından yoksun ve hacim değişikliklerini karşılayamayan bir boşlukta bulunur; bu nedenle küçük bir kitle bile ağır sinir sistemi bozukluklarına neden olabilir. Birincil ve/ya da yayılım sonucu geli­şen omurilik tümörleri geleneksel ola­rak acil beyin cerrahisi olgularıdır; giri­şim zamanında gerçeklcştirilmezse, tü­mör geriye dönüşü olmayan bir felce neden olur. Omuriliğin en sık tümör gö­rülen bölümü göğüs (toraks) omurları­dır; çünkü bu bölgede hem omur sayısı çoktur, hem de meninjiyomlar (beyin-omurilik zan tümörü) bu omurlarda da­ha sık görülür. Ayrıca bu bölge medias-tine (akciğerler arasındaki bölge) yakın­dır. Mediastinde ise genellikle lenfom, meme ve akciğer kanserlerinin yayılımlarına bağlı olarak büyüyen lenf bezleri bulunur ve bunlar omurilik kanalına doğru büyüyerek omuriliğe baskı yapar­lar. • Başlangıç belirtileri  Klinik tablo tümörün omuriliğe yaptığı baskının aşamalı olarak gelişmesini yansıtır. Ol­guların yüzde 80-90′ında, başlangıç ev­resinde tümörün yerleştiği bölge ağrılı­dır.</p>
<p>Ağrı sinir kökleri üzerindeki baskı­dan kaynaklanır ve genellikle iki yanlı bir y ayılımı vardır. Omuriliğe baskı ile klinik belirtilerin ortaya çıkması arasın­daki süre, tümörün yerine ve büyüme hızına bağlı olarak değişebilir (birkaç günden 18 aya kadar). Başlangıçtaki ağrılı evreyi, bir dizi sinir sistemi bo­zuklukları izler; bunlar da baskının ilerlemesini yansıtan belirtilerdir. Bu belirtiler hareket eksikliklerinden felce kadar değişebilir. Baskı nedeni gideril­mezse süreç son aşamaya geçer ve tam duyu yitimi (anestezi), deride beslenme bozuklukları, sık görülen yatak ülserle­ri (dekubitüs ülserleri) gibi belirtiler gözlenir.</p>
<p>• Tanıya yönelik incelemeler – Önce­likle, hastaya hiçbir zarar vermemesi (noninvaziv) ve tanıda yanılma payının az olması nedeniyle bilgisayarlı tomog­rafi (BT) ve magnetik rezonans (MR) yöntemlerine başvurulur. Bunlardan başka omurilik boşluğunun kontrast madde verilerek görüntülenmesi yönte­mi olan miyelografi uygulanır. Omurili­ğin damarsal hastalıklarında ise anjiyografi yararlı sonuçlar verir. Omurili­ğe baskı yapan olguların en doğru tanı­sı, bilgisayarlı tomografi, magnetik re­zonans ve miyelografik incelemelerin ortak sonucuyla elde edilir. Beyin omurilik  sıvısının incelen­mesi lomber ponksiyon (bel omurları arasından iğne ile sıvı alınması) ile sağlanır. Bu yöntemle alınan sıvıda protein yoğunluğunun arttığı görülür. Bu incelemede, bazı Özel yöntemler kullanılarak, birincil tümörlerde sey­rek, yayılım ile oluşan tümörlerde ise daha sık olarak tümör hücreleri ortaya Çıkarılabilir.</p>
<p>• Ayırıcı tanı – Birincil ya da yayılım sonucu gelişen beyin tümörlerinin ayı­rımında hastaların öyküleri dikkate alınmalıdır. Yayılım sonucu gelişen tü­mörler en çok 50-60 yaşlarında görülür.</p>
<p>Omurilikte bir tümör yayılması kuşku­su belirince, birincil tümörün yeri hak­kında bilgi edinilmesi Önem taşır. Me­ninjiyomlar (beyin-omurilik zan tümö­rü) kadınlarda daha sıktır, göğüs (to­raks) bölgesinde yerleşir, yavaş gelişir ve genellikle ağn yapmazlar.^rnurilik kanalı boyunca çevreye yayılan nöri-nomlarm yavaş bir gidişi vardır ve tek yanlı ağn yaparlar. Gliyomlar daha çok gençlik çağı tümörleridir; öncekilerden farklı olarak omuriliğin içine yerleşir ve oldukça yavaş gelişirler.• Tümörün gidişi ve komplikâsyon-ları – Omurilik dışındaki omurga tü­mörlerinin gelişimi, tümörün tipi, kütle­si ve büyüme hızına bağlıdır. Değişik baskı dereceleri daha önce anlatılan değişik klinik belirtileri açıklar. Omurili­ğin içine yerleşen tümörlerin gelişimi daha hızlıdır; hastaların çoğunluğunda iki ay içinde iki yanlı felçler görülür. Büzgen kasların işlevinin bozulmasına, sertzar dışı tümör biçimlerinde daha er­ken olmak üzere, olguların yüzde 60′ında rastlanır. Lezyonun yerleşim yerinin altında tam bir felcin ortaya çık­ması, onkoloji acil polikliniklerinde sık görülen bir komplikasyondur. Kütle cerrahi girişimle alınabilir ya da ışın te­davisi uygulanabilir.</p>
<p>• Tedavi </p>
<p>Tümörün tipine ve yerleşti­ği yere bağlıdır. -Cerrahi. Cerrahi girişimle tümör alı­nır. İyi huylu, omurilik dışı, sertzar içi tümörler cerrahi yöntemle tedavi edilir. Omurilik içi tümörlerin tedavisinde cer­rahi girişimin başansız sonuçlar doğur­ma (yüzde 14) ve ölüme yol açma (yüz­de 9) tehlikesi yüksektir; sonuçlar ge­nellikle hayal kırıklığına yol açar. Mik-rocerrahi yönteminin gelişmesiyle (özd ameliyat mikroskopunun kullanılması, daha başarılı sonuçlar alınmaktadır. -Işın tedavisi (Radyoterapi). Işın teda­visi gerek ağnnın azaltılmasını, gerekse birincil ya da yayılım odağı olan tümö­rün denetlenmesini sağlar. İlaç tedavisi ile birlikte ya da tek başına ilk önce başvurulan tedavi olabilir ya da cerrahi girişimden sonra uygulanabilir. -İlaç tedavisi (Kemoterapi). Işın teda­visi ve cerrahiden sonra ya da ilk seçe­nek olarak ışın tedavisi ile birlikte uy­gulanabilir. İlaçların seçimi tümörün ti­pine ya da başka yerlere yayılımına bağlıdır.</p>
<p>• Beklenen gidişi – Omurilik tümörî hastalannın beklenen yaşam süresi, ka-faiçi tümörü olgulanndakiyle aynıdır. Hastalığın nasıl sonlanacağını yalnız tü­mörün kötü huyluluk düzeyi değil, aym zamanda yerleşimi ve derinliği belirler..</p>
<p>Soru</p>
<p>Beyin zarlarının ayrı birer adı var mıdır?</p>
<p>Cevap<br /> Doğrudan beyin ve omurilik yüzeyine değen ve bu dokulara sıkıca yapışan en içteki zara incezar (pia mater), arada bulunana örümceksizar (araknoit) ve kafatası ile omurlara değen en dıştakine sertzar (dura mater) adı verilir.</p>
<p>
<p>beyin tümörlerinde radyoterapi,beyin tümörleri kötü huylu,beyin tümörlerinde bitkisel tedavi,beyin tümörleri pdf,beyin tümörleri</p></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yararlisifalibitkiler.com/beyin-tumorleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

